Announcing: BahaiPrayers.net


More Books by Telif Eserler

Abdulbahanin Yazilarindan Secmeler
Akdes Kitabinin Bahai Literatüründeki Yeri
Emre Toplu Giris
Gelecegi Kim Yaziyor
Hayati Yasamak
Hz.Bahaullah
Ikinci Dogum
Insan Ruhu ve Ruhun Ölümsüzlügü
Insanligin Refahi
Makalat
Molla Hüseyin
Ortak Bir Din
Tanri Gülmeyi Sever
Vaat Edilen Dünya Barisi
Free Interfaith Software

Web - Windows - iPhone








Telif Eserler : Ortak Bir Din
TEK ORTAK DİN
ÖNSÖZ

Rızvan 2002’de, dünyanın dini liderlerine açık bir mektupla hitap ettik. Bu eylemimiz, hizipçi nefret duyguları hastalığının, eğer kararlı bir şekilde kontrol edilmezse, dünyanın az sayıda kesimlerinin etkisinden uzak durabileceği yıkıcı sonuçların habercisi olduğunun farkındalığından doğmuştur. Mektup, dinler arası hareketin, başlangıcındaki erken bir noktadan beri Bahailerin katkıda bulunmaya çabalamış oldukları başarılarını takdirle kabul etmiştir. Bununla birlikte şunu açık ve samimi olarak söylememiz gerektiğini hissediyoruz ki dinsel kriz, insanlığa ıstırap veren başka önyargılar konusunda olduğu kadar ciddiyetle ele alınacaksa, örgütlü din uzak bir geçmişten miras alınmış sabit fikirlerin üstüne çıkıp onları alt edebilmek için yeterli bir cesareti kendinde bulmalıdır.

Her şeyden fazla, dinsel liderliğin dürüstçe ve daha fazla kaçamağa başvurmaksızın Tanrı’nın bir olduğu ve tüm kültürel ifade çeşitliliğinin ve insani izahların ötesinde dinin de aynı şekilde bir olduğu gerçeğinin belirtileriyle yüzleşmesinin zamanının geldiğine dair kanaatimizi ifade ettik. Bu gerçeğin imaları idi ki esas olarak dinler arası harekete ilham verdi ve onun geçen yüzyılın çalkantılarından sağ salim geçmesini temin etti. Büyük ilahi dinlerin herhangi birinin geçerliliğine meydan okumakla ilgisi olmayan bu prensip, onların devam eden anlamlılıklarını garanti etme kapasitesine sahiptir. Yine de, hükmünü uygulamaya koyabilmemiz için bu gerçeğin kabulü, dinsel tezin tam kalbinde harekete geçmelidir; ki biz bunu akılda tutarak mektubumuzun bunu açık seçik belirtmek konusunda kesin olması gerektiğini hissettik.

Yanıt cesaret verici olmuştur. Dünyanın her yanındaki Bahai kurumları, dokümanın binlerce kopyasının başlıca dini toplumların ileri gelen simalarına dağıtılmasını sağladılar. İçerdiği mesajın bazı zümrelerde ele alınmaması belki şaşırtıcı olmamakla birlikte Bahailer, genel olarak sıcak bir şekilde karşılandıklarını bildirmektedirler. Bilhassa dokunaklı olan şey, mesajın birçok alıcısının, esas doğası ruhani ve ahlaki olan güçlüklerle baş etme konusunda dini kurumların insanlığa yardım etmedeki başarısızlığına olan üzüntülerinin apaçık samimiyeti olmuştur. Müzakereler gönüllü bir şekilde, insanlığın inanan kitlelerinin birbirlerine karşı tavırlarının şeklinde kökten bir değişikliğe olan ihtiyaca yönelmiştir ve önemli sayıda olayda mektubu alanlar, onu çoğaltarak kendi camiaları içindeki diğer din adamlarına dağıtacak derecede etkilenmişlerdir. Bu girişimimizin dinin amacı konusunda yeni bir anlayışa yolu açan bir katalizör olarak hizmet edebileceğine dair umudumuz vardır.

Bu değişim ne kadar hızlı ya da yavaş meydana gelirse gelsin, Bahailerin kaygısı mesele hakkındaki kendi sorumlulukları ile ilgili olmalıdır. O’nun mesajının her yerdeki insanlar tarafından duyulmasını sağlamak olan görev, Hz.Bahaullah’ın Kendisini tanımış olanların omuzlarına öncelikli olarak yüklediği bir görevdir. Bu, tabii ki Emrin tarihi süresince Bahai toplumunun peşine düşmüş olduğu iş olmuştur; ancak toplumsal düzendeki hızlanan çöküş, dindar ruhun muktedir olduğu iyileştirici etkisini açığa çıkarmasına şimdiye kadar engel olan zincirlerden kurtarılmasına yönelik ümitsizce bir çağrıyı yüksek sesle bağırmaktadır.

Eğer bu ihtiyaca cevap vermek istiyorlarsa Bahailer, insanoğlunun ruhani hayatını evrime uğratan süreç konusunda derin bir anlayışa yaklaşmalıdırlar. Hz.Bahaullah’ın yazıları, dini konulardaki tartışmaları hizipçi ve geçici anlayışların üzerine çıkarmaya yardım edecek iç görüler sağlamaktadır. Kişinin bu ruhani kaynaktan faydalanma sorumluluğu, iman lütfunun kendisinden ayrılmaz bir şeydir. “Din ve mezhep taassubu” diye uyarıyor Hz.Bahaullah, “kimsenin söndüremeyeceği cihanı yakan bir ateştir. Ancak İlahi Kudret Elidir ki insanlığı bu büyük belâdan kurtarabilir...” Cevap vermeye yönelik çabalarında kendilerini asla yardımsız hissetmeksizin Bahailer, hizmet ettikleri Emrin, dini kökenleri önemli olmaksızın ve birçoğu gerçekten bir dini meyli bulunmayan her yerdeki insanlar arasında ortaya çıkmakta olan bir uyanışın ok başını temsil ettiğini gittikçe artan bir şekilde takdir edeceklerdir.

Bu meydan okuma üzerinde düşünmek, bizi bu takip eden yazıyı hazırlama özel görevini vermeye sevk etmiştir. Bizim gözetimimizde hazırlanmış olan Tek Bir Ortak Din[İnanç], hem Hz.Bahaullah’ın yazılarından hem de diğer dinlerin kutsal metinlerinden çağımızdaki krizin zeminine karşıt olan ilgili pasajları gözden geçirmektedir. Onu dostların düşünce dolu inceleme çabalarına emanet ediyoruz.

YÜCE ADALET EVİ
2005 Nevruzu
TEK BİR ORTAK İNANÇ

Tarihin şimdi başlamakta olan döneminin, Hz.Bahaullah’ın mesajını yayma çabalarına karşı, henüz biten yüzyıldakine göre çok daha alıcı olacağına inanmak için her sebep vardır. Bütün belirtiler, insan bilincinde tam bir dönüşümün yolda olduğunu işaret etmektedir.

Yirminci yüzyılın başlarında gerçekliğin maddeci bir yorumu, toplumun doğrultusuna göre hakim dünya dini haline gelecek kadar yerini sağlamlaştırmıştı. Süreç içerisinde, insan doğasının uygarlaştırılması, milenyum boyunca izlemiş olduğu yörüngeden şiddetle fırlatılıp atılmıştı. Batı’daki birçok kimse için, kılavuzluk için odaksal merkez olma işlevini yürütmüş olan Kutsal otorite --doğası hakkındaki yorumlar her ne kadar farklı ise de-- tamamen dağılıp yok olmuş görünmekteydi. Geniş ölçüde birey, kendi hayatını maddi varoluşu aşan bir dünyaya bağladığına inandığı ilişkiye dair dilediği inanışı sürdürmekte özgür bırakılmıştı; ancak bir bütün olarak toplum, en iyi ihtimalle bir hayal ürünü ve en kötü düşünüşle de bir afyon olduğuna hükmedilen bir dünya görüşüne bağlılıktan kopmayı artan bir inançla sürdürdü. İnsanlık kendi kaderini kendi eline almıştı. Akli deneyler ve tezler yoluyla --insanlar böyle inanmak durumundaydı-- insan yönetimi ve gelişimiyle ilgili tüm temel sorunları çözmüştü.

Bu genel kanı, yüzyıllar boyu kazanılagelen değerler, idealler ve disiplinlerin şimdi artık güvenilir derecede yerleşik hale geldiği ve insan doğasının özelliklerine rağmen varlığını sürdürmekte olduğu varsayımıyla güçlenmişti. Bunların, sadece eğitim yoluyla rafine edilmeye ve yasalaştırma eylemiyle desteklenmeye ihtiyacı vardı. Geçmişin ahlakî kalıtı sadece şu idi: İnsanlığın yok edilemez, daha ötede dini aracılıklara gerek duymayan mirası. Şüphesiz, eğitilmemiş bireyler, gruplar, hatta uluslar toplumsal düzenin istikrarını tehdit edip düzeltmeler talep etmeye devam edeceklerdi. Tarihin bütün güçlerinin, gerçekleşmesi yönünde insan ırkını taşıyagelmiş olduğu evrensel uygarlık yine de dini olmayan gerçeklik görüşünden ilham alarak karşı konulmaz şekilde ortaya çıkmaktaydı. İnsanların mutluluğu, daha iyi sağlık, daha iyi gıda, daha iyi eğitim, daha iyi yaşam koşullarının doğal bir sonucu olacaktı- ve bu tartışılmaz şekilde arzulanan hedeflere varılması, bunların peşinde koşmaya odaklanmış tek yönlü düşünen bir toplumun ulaşabileceği menzil içinde görünüyordu.

Yerkürenin, dünya nüfusunun geniş çoğunluğunun yaşamakta olduğu bu kesiminin her yanında “Tanrı Öldü” şeklindeki yüzeysel sloganlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul görmüştü. Afrika, Asya, Latin Amerika ve Pasifik halklarının deneyimleri, uzak bir geçmişten bu yana onları insan doğasının, yalnızca ruhani güçlerce derinden etkilenmekle kalmadığı ve bizzat kendi kimliğinin de ruhani olduğu konusunda ikna etmiştir. Sonuç olarak din, her zaman olmuş olduğu gibi hayatta mevcut en üst düzeydeki güç olarak işlev görmeye devam etti. Bu kanaatler, Batı’da yer bulan ideolojik devrimler tarafından doğrudan doğruya engellenmemiş olmakla birlikte, insanlar ve ülkeler arasındaki etkileşimin gösterdiği kadarıyla, etkin bir şekilde önemsizleştirilmişti. Küresel düzeydeki tüm önemli güç ve bilgi merkezlerine sızarak onları ele geçirmiş olan dogmatik maddecilik, hiçbir boy ölçüşen sesin dünya çapındaki ekonomik sömürü projelerine meydan okuyabilecek bir gücü elinde tutamayacağından emindi. İki yüzyıl boyu sömürgeci yönetimler tarafından halihazırda yaratılmış olan kültürel hasarların yanına, maruz kalmış kitlelerin ruhsal ve dışsal deneyimleri arasındaki acı verici bir farklılaşma eklenmişti, ki bu yaşamın neredeyse bütün yönlerini istila etmiş olan bir durumdu. Kendi geleceklerini şekillendirme konusunda herhangi bir ciddi etkiyi yaratmak ya da çocuklarının ahlaki sağlığını korumaktan bile aciz bir durumdaki bu toplumlar, Avrupa ve Kuzey Amerika’da ivme kazanmakta olandan farklı ancak birçok yönüyle ondan daha da yıkıcı bir krize kapılmışlardı. Her ne kadar aklî alanda merkezi nitelikteki rolünü korusa da inanç, olayların akışına etki etmekten aciz görünüyordu.

Yirminci yüzyıl sonlarına yaklaşılırken, bu nedenle, hiçbir şey artan bir küresel önem kazanan bir konu olarak dinin ani yeniden dirilişinden daha az muhtemel görünmemişti. Ne var ki şimdi bir endişe ve mutsuzluk dalgası şeklinde ortaya çıkan şey tam olarak budur, birçok kimse hâlâ bu durumu yaratan ruhani boşluk duygusunun pek bilincinde değildir. Diplomasinin sabır dolu sanatına karşı umursamaz olduğunu belli eden eskinin bağnaz çatışmaları, daha önce görülmemiş büyüklükte bir yıkıcılıkla tekrar ortaya çıkmıştır. Kutsal yazıtlardaki temalar, mucize olayı ve teolojik dogmalar -tümü yakın bir zamana kadar bir cahiliyet döneminin kalıntıları olarak bir kenara atılmış duruyordu- nüfuz sahibi medyada ciddi anlamda araştırılmaya başlanmıştır. Birçok ülkede dini geçmiş ve bilgi, politik görevlere talip adaylıklarda yeni ve zorlayıcı bir önem kazanmaktadır. Berlin Duvarının yıkılmasıyla uluslararası barışın şafağının söktüğünü varsaymış olan bir dünya, tanımlayıcı karakteri uzlaşma bilmez dinsel nefretler olan bir medeniyetler savaşının pençesinde olduğu yolunda uyarı almaktadır. Kitapevleri, dergi standları, ağ siteleri ve kütüphaneler, dinsel ve ruhani konular üzerinde bilgiye olan bitmek bilmeyen bir toplumsal açlığı gidermek için uğraş vermektedir. Değişimin meydana gelmesinde belki en büyük etken, öz disiplini yeniden canlandıracak ve ahlaki davranışa sadakati onaracak yeterlilikte bir güç anlamında dinsel inanışın güvenilir bir ikamesi olmadığının gönülsüz de olsa kabulüdür.

Dinin, şeklen algılandığı haliyle, hak etmeye başladığı ilginin ötesinde ruhani arayışta da yaygın bir yeniden canlanış vardır. En genel biçimiyle, sırf fiziksel olanın ötesindeki bir kişisel benliği keşfetme isteği olarak ifade bulan bu gelişme, karakterinde hem pozitif hem negatif olan sayısız tutkuları teşvik etmektedir. Diğer bir yanda ise, adalet arayışı ve uluslararası barış davasının desteklenmesi, bireyin toplumdaki rolüne ilişkin yeni anlayışları canlandırma etkisine de sahip olmaya meyillidir. Benzer bir şekilde, toplumsal karar sürecinde değişim yaratmak için destek seferberliğine odaklanmış olsa da çevrecilik ve feminizm gibi hareketler, insanları kendilerine ve hayattaki amaçlarına dair algılarını yeniden gözden geçirmeye sevk etmiştir. Bütün başlıca dini toplumlarda meydana gelmekte olan yeni bir yönelim, inananların ana inancın geleneksel dallanmalarından, üyelerinin ruhani arayışına ve kişisel deneyimlerine birincil önemi veren tarikatlarına doğru hızlanan göçüdür. Zıt kutupta ise, dünya dışı gözlemler, “kendini keşfetme” uygulamaları, doğal yaşama geri dönüş, karizmatik yüceltme, çeşitli Yeni Akım hevesler ve narkotik ve halüsinojen maddelere atfedilen bilinç artırıcı etki, bir asır önceki benzer bir tarihi dönüm noktasında spiritüalizm ya da teosofinin gördüğü rağbetten çok daha geniş ve daha farklılığa sahip hayranlıkları cezbetmektedir. Bir Bahai için, çığırlardaki ve uygulamalardaki birçok akıllarda bir iğrenme bile yaratabilecek bu çoğalış, esasen Mecnun’un eski hikayesinde vücut bulan içgörünün bir hatırlatıcısı olma görevini yerine getirmektedir; her ne kadar onun halis ruh olduğunun bilincinde idiyse de Mecnun, sevdiği Leyla’sını bulmak uğruna tozu toprağı elekten geçiriyordu: “Onu her yerde arıyorum; belki bir yerlerde bulacağım...” 1

?

Dine karşı yeniden uyanan ilgi, açıktır ki zirve noktasına varmaktan henüz çok uzaktır, gerek açıkça dindar gerekse daha az tanımlanabilir ruhani ifadeleri açısından. Tam aksine. Olgu, sürekli ivme kazanan tarihsel güçlerin ürünüdür. Ortak etkileri, maddi varoluşun en yüksek gerçekliği temsil ettiğine dair yirminci yüzyılda dünyaya miras bırakılan kesin inancı erozyona uğratmaktır.

Bu yeniden değerlendirmelerin en bariz sebebi, materyalist girişimin bizzat iflas etmesi olmuştur. Yüz yıldan daha fazladır gelişim düşüncesi, ekonomik kalkınma ile ve bunun sosyal ilerlemeyi güdüleme ve şekillendirmesi ile özdeşleştirilmiştir. Mevcut düşünce farklılıkları bu dünya görüşüne meydan okuyamadı, sadece amaçlarına en iyi ne şekilde ulaşılabileceğine dair anlayışları sorguladı. Bunun en uç noktası olan kaya misali “bilimsel materyalizm” dogması, tarihin ve insan davranışının bütün yönlerini kendi dar tabirleri çerçevesinde yeniden yorumlamaya çalıştı. Başlangıçtaki savunucularının ilham aldıkları hümanist idealler ne olursa olsun evrensel sonucu, boyun eğdirdikleri talihsiz kitlelerin hayatlarını düzenlemede baskı yönteminin her tür vasıtasını kullanmaya hazır totaliter denetim rejimlerinin yaratılması oldu. Böylesi suiistimallerin doğrulayıcısı olarak geciktirilen hedef, sadece yokluklardan kurtuluş değil, aynı zamanda insan ruhu için mutluluğu garantileyecek yeni bir toplumun yaratılması idi. En sonunda, seksen yıllık artan çılgınlık ve merhametsizliğin ardından bu hareket, dünyanın geleceği için inanılır bir rehberlik olma anlamında çökmüştür.

Başka toplumsal deney sistemleri, bir yandan gaddarca yöntemlere başvurmayı reddederken yine de ahlaki ve akli güdülenmelerini, gerçekliğe dair aynı dar bakış açısından türetmişlerdir. Bu görüş varsaymıştı ki, insanlar kendi ekonomik refahlarına ilişkin konularda esas olarak kendi çıkarını düşünen aktörler olduklarından, adil ve müreffeh toplumlar inşa etmek, modernleşme diye tanımlanan şeyin şu veya bu tasarımı aracılığıyla sağlanabilirdi. Yirminci yüzyılın son bölümleri, bununla birlikte, tam zıttı yönde bir tanıklığın artan ağırlığı altında ezilmiştir: aile yaşantısının çöküşü, suç oranında yükselme, işlevsiz hale gelen eğitim sistemleri ve Hz.Bahaullah'’n insan toplumunun yaklaşmakta olan durumu hakkında uyaran ciddiyet dolu sözlerini akla getiren diğer bir dizi toplumsal hastalıklar: “Şimdi açığa vurulması uygun görülmeyecek bir duruma girecektir.”2

Dünyanın sosyal ve ekonomik kalkınma olarak adlandırmayı öğrendiği şeyin kaderi, en idealistçe hareket güdülerinin bile materyalizmin temeldeki zaaflarını düzeltemeyeceği konusunda hiçbir şüphe bırakmamıştır. İkinci Dünya Savaşı kaosunun hemen ertesinde doğmuş olan “kalkınma”, insan ırkının bugüne kadar peşine düştüğü en kapsamlı ve en tutkulu ortak girişim olmuştur. Bu girişimin insancıl motivasyonu, muazzam maddi ve teknolojik yatırımına karşılık gelmiştir. Elli yıl sonra, kalkınmanın yaratmış olduğu inkâr edilmez faydalar kabul edilmeliyse de, kendi ölçütlerine bakılarak teşebbüsün cesaret kırıcı bir hüsran olduğuna hüküm verilmesi gerekir. İnsanlık ailesinin modernliğin nimetlerinden faydalanan küçük diliminin refahı ile ümitsizce yokluklar içinde boğulan uçsuz bucaksız kitlelerin koşulları arasındaki boşluğu kapatmak şöyle dursun, böylesine büyük umutlarla yola çıkmış olan bu ortak çaba, bu boşluğun dipsiz bir uçuruma dönüşmesini seyretmiştir.

Materyalizmin insanlığın iyiliği düsturunun varsayımına göre bugünün mirasçısı olan tüketim kültürü, kendisine ilham veren hedeflerin kısa ömürlü doğasından herhangi bir mahcubiyet duymamaktadır. Karşılığını ödeyebilen küçük bir azınlık insan için, sunduğu faydalar öncelikli derecede acil ve gerekçesi de özür kabul etmez niteliktedir. Geleneksel ahlaki değerlerin çöküşü ile cesaretlenmiş olan yeni inanışın yükselişi esas itibariyle, şehvet kadar içgüdüsel ve kör, doğaüstü yaptırımların ölçülü sınırlamalarından salıverilmiş hayvani dürtünün zaferinden başka bir şey değildir. En aşikâr kurbanı dil olmuştur. Bir zamanlar ahlaki zaaf olarak evrensel çapta şiddetle eleştirilen eğilimler sosyal gelişmenin gereklerine dönüşmüştür. Bencillik, ödüllendirilen bir ticari kaynak haline gelmektedir; yalan, kamusal bilgilendirme olarak kendine yer bulmaktadır; çeşitli türden sapkınlıklar, arsız bir şekilde sivil haklar statüsünü talep etmektedir. Üretilen uygun örtmeceler altında hırs, şehvet, tembellik, gurur -hatta şiddet- sadece geniş kabul görmekle kalmayıp aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir değer de kazanmaktadır. Ne tuhaftır ki, kelimeler anlamını yitirdikçe, gerçeğin dikkatsizce uğruna feda edildiği maddi konforlar ve kazançlar da anlamını yitirdi.

Açıktır ki materyalizmin hatası, yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik takdire değer çabada değil, onun misyonunu tanımlayan zihniyetin darlığı ve mantıksız kendine güveninin içinde yatmaktadır. Hem maddi zenginliğin hem bunun için gerekli bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin etkisi, Bahai Dini’nin yazılarında yer bulan bir temadır. Bununla birlikte, başlangıçtan beri kaçınılmaz olduğu şekilde bu gibi fiziksel ve maddi faydaları insanlığın ruhani ve ahlaki gelişiminden ayrı tutmayı amaçlayan zorbaca çabalar, materyalist kültürün, çıkarlarına hizmet ettiğini iddia ettiği kalabalıkların bizzat bağlılıklarını -bunun cezası olarak- kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. “Bakınız dünya her gün nasıl yeni yeni felaketlerle karşılaşıyor”, diye uyarıyor Hz.Bahaullah. “Hastalık, ümitsizlik merhalesine yaklaşıyor. Durum böyle iken, hakiki Doktor tedaviden menediliyor, şarlatanlara rağbet gösteriliyor, istedikleri gibi harekette serbest bırakılıyor...”3

?

Materyalizmin vaatlerinin yarattığı yanılgının yanı sıra, gerçeklik hakkında insanlığın yirmi birinci yüzyıla taşıdığı yanlış kavramları kökten sarsan bir değişim gücü de küresel bütünleşmedir. En basit düzeyde, gezegenin çeşitli toplumları arasında karşılıklı etkileşim için geniş yollar açan iletişim teknolojilerindeki gelişmeler şeklinde kendini göstermektedir. Kişiler arası ve toplum içi etkileşimleri kolaylaştırmanın yanında bilgiye genel çapta erişim, yakın bir zamana kadar imtiyazlı elitlere özel bir alan olan çağların bilgi birikimini, ulus, ırk veya kültür ayrımı olmaksızın bütün insan ailesinin ortak mirasına dönüştürme etkisine sahiptir. Küresel bütünleşmenin sürdürmekte olduğu -doğrusu yoğunlaştırdığı- tüm eşitsizliklerle birlikte hiçbir bilgi sahibi gözlemci, bu gibi değişimlerin ortaya çıkardığı gerçeğin üzerinde derin düşünmeye sevk olduğunu itiraf etmekte duraksayamaz. Bu derin düşünmenin sonucu olarak, yerleşik otoritenin tümünün bir sorgulanması söz konusu olmuştur; artık sadece dini ve ahlaki otoritenin değil, aynı zamanda devletin, akademi dünyasının, ticaretin, medyanın ve artan bir şekilde de bilimsel görüşün sorgulanması.

Teknolojik faktörlerin yanı sıra, gezegenin birleşmeye gidişi, düşünce üzerinde daha başka ve hatta daha doğrudan etkiler ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, küresel bilinç üzerinde uluslararası bir çaptaki kitlesel seyahatlerin sonucu olan dönüştürücü etkiyi mübalağa saymak imkansız olacaktır. Hz.Bab’ın Kendi görevini dünyaya ilan etmesinden beri geçen bir buçuk asır boyunca dünyanın tanık olduğu muazzam göçlerin sonuçları ise daha da büyük olmuştur. Zulümden kaçan milyonlarca mülteci, deprem dalgaları gibi özellikle Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarının her bir tarafına çarparak dağıldı. Böyle bir kargaşanın yol açtığı acıların ortasında insan, dünyanın ırkları ve kültürlerinin tek bir küresel anavatanın yurttaşları olarak devam eden bütünleşmesini sezebilmektedir. Bunun bir sonucu olarak, her tür kökenden insan, atalarının çok az bildiği ya da hiç bilmediği insanların kültürleriyle ve görenekleriyle karşı karşıya geldi, ki bu gözden kaçırılamayacak bir anlam arayışını uyandırdı.

Eğer, dünya işlerini ellerinde tutan ve Hz.Bahaullah’ın çağrısını yönelttiği kimselerden herhangi biri, Yaratıcısının ahlaki güvenceleriyle desteklenen bir gerçeklik anlayışının üzerinde durup düşünmek için zaman ayırsaydı (ki bu ahlaki nitelikler onların gözünde en muteber tuttuklarını iddia ettikleri türdendi), geçen bir buçuk asrın tarihinin ne kadar farklı cereyan edecek olduğunu hayal etmek olanaksızdır. Bir Bahai’nin gözüyle yanılgıya düşülmeyecek olan şey, bu başarısızlığa rağmen Hz.Bahaullah’ın mesajında dünyaya haber verilen değişimlerin karşı konulmaz biçimde kendilerini gerçekleştirmekte olduklarıdır. Ortak keşifler ve ortak doğum sancıları sayesinde değişik kültürlerden insanlar, hayal edilen kimlik farklılıklarının yüzeyinin hemen altında yatmakta olan ortak insaniyet ile yüz yüze gelmişlerdir. Bazı toplumlarda inatla karşı konuluyor ya da başka yerlerde anlamsızlıktan ve boğucu sınırlandırmalardan bir kurtuluş olarak hoş karşılanıyor olsa da, dünyanın sakinlerinin gerçekten de “bir ağacın yaprakları”4 olduğu duygusu şimdi yavaş yavaş insanlığın ortak çabalarının değerlendirme ölçütü haline gelmektedir.

Materyalizmin kesinliklerine olan inancın kaybedilişi ile insani deneyimin ilerleyen küreselleşmesi, varoluşun amacı hakkındaki anlayış için ilham ettikleri büyük istekte birbirlerini desteklemektedir. Temel değerlere meydan okunmuş; dar kalıplı mahalli bağımlılıklar terkedilmiş; bir zamanlar düşünülemeyecek nitelikte olan talepler kabul edilmiştir. Bu dünya çapındaki kargaşadır ki diye açıklıyor Hz.Bahaullah, geçmiş dinler onun hakkında “Diriliş Günü” benzetmesini kullanmışlardır: “Nida yükseldi, ölüler mezarlarından kalktı; kalkanlar şaşkın şaşkın bakınıyorlar.”5 Bütün bu alt üst oluşlar ve sıkıntıların kökünde bu süreç, esas itibariyle ruhani bir süreçtir : “Merhametlinin yeli esmiş, ruhlar bedenlerinin mezarlarından kalkmışlardır.”6

?

Tarih boyunca ruhani gelişimin başta gelen faktörleri büyük dinler olmuştur. Dünya insanlarının çoğunluğu için bu inanç sistemlerinden her birinin kutsal kitapları, Hz.Bahaullah’ın sözleriyle “Tanrı Şehri”7, insan bilincini bütünüyle içine alan, samimi inananları “yeni bir göz, yeni bir kulak ve taze bir yürek ve ruh”8 ile donatacak kadar güçlü bir bilgi kaynağı görevini üstlenmişlerdir. Tüm dinsel kültürlerin katkıda bulunmuş olduğu engin bir literatür, birçok arayıcı nesiller tarafından bildirilen üstünlük deneyimini kaydetmektedir. Binyılın başlarından beri İlahi kaynağın mesajlarına cevap verenlerin hayatları müzikte, mimaride ve başka sanatlarda, milyonlarca inanan hemcinsleri için ruhun deneyimlerini bitimsiz bir şekilde yineleyerek heyecan verici başarılara ilham kaynağı olmuştur. Varolan hiçbir başka güç, insanlardan bunlara denk kahramanlık, kendini feda etme ve öz disiplin kabiliyetleri ortaya çıkarmaya muktedir olamamıştır. Toplumsal düzeyde, ortaya çıkan ahlaki prensipler, tekrar tekrar kendilerini insan ilişkilerini düzenleyen ve onların seviyesini yükselten evrensel yasalara dönüştürmüşlerdir. Genel görünüm olarak başlıca dinler, uygarlaşma sürecinin birincil sürükleyici gücü olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bunun aksini iddia etmek hiç şüphesiz tarihin tanıklığını görmezden gelmektir.

O halde neden bu uçsuz bucaksız zengin miras, bugünün yeniden uyanan ruhani arayışı için merkezi bir sahne olarak hizmet etmiyor? Belli belirsiz, söz konusu dinlerin yükselişine yolu açan öğretileri onlara yeni bir çekicilik kazandırmak ümidiyle yeniden tanımlamak için gayretli girişimlerde bulunulmaktadır; ancak anlam arayışının daha önemli olan kısmı dağınık, bireyselci ve karakterinde tutarsızdır. Kutsal yazılar değişmemiştir; içerdikleri ahlaki prensipler geçerliliklerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. İlahi Varlığa samimiyetle sorular yönelten hiçbir kimse, ısrarlı olduğu takdirde, Mezmurlar’da ya da Upanişadlar’da cevap veren bir ses bulmakta başarısızlığa uğramayacaktır. Bu maddi varoluşu aşan Gerçeklik hakkında biraz algıya sahip bir kimse, İsa’nın ya da Buda’nın bu gerçek hakkında samimiyetle konuştukları sözlerden tüm kalbiyle etkilenecektir. Kuran’ın kıyamete dair görüleri, okuyucularına adaletin gerçekleşmesinin İlahi amacın merkezi olduğu konusunda sağlam bir güven vermeye devam etmektedir. Bunun yanında kahramanların, şehit ve azizlerin hayatlarının anlamlılıkları, bu hayatların asırlar önce yaşandıkları zaman olduğundan daha az değildir. Bu nedenle, birçok dindar insan için mevcut medeniyet buhranının en acı verici yönü, gerçeğe dair arayışın dinin alışılmış yollarına güvenle yönelmemiş olmasıdır.

Sorun, tabii ki iki yönlüdür. Akılcı ruh, sadece özel bir alanı işgal etmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal düzenin de aktif bir katılımcısıdır. Her ne kadar büyük dinlerin kabul görmüş gerçekleri geçerliliklerini korusalar da yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir bireyin günlük deneyimi, bu kılavuzluğun açığa vurulduğu çağlarda bilebileceği şeye göre hayal edilemez derecede farklılaşmıştır. Demokratik karar mekanizması bireyin otorite ile ilişkisini temelden değiştirmiştir. Artan bir güven ve artan bir başarı düzeyi ile kadınlar, haklı olarak erkeklerle tam bir hak eşitliğinde ısrar etmektedirler. Bilim ve teknolojideki devrimler toplumun sadece işleyişini değil, toplum kavramını da -daha doğrusu hayatın kendisini- değiştirmiştir. Evrensel eğitim ve yaratıcılığın yeni alanlarındaki patlama, sosyal hareketliliği ve bütünleşmeyi teşvik etmekte ve hukukun üstünlüğünün vatandaşları tam bir şekilde yararlanmaya cesaretlendirdiği fırsatlar yaratmaktadır. Kök hücre araştırmaları, nükleer enerji, cinsel kimlik, ekolojik vurgu ve zenginliğin kullanımı en basit örnek olarak, benzeri görülmemiş sosyal sorunları açığa çıkartmıştır. Bunlar ve insan hayatının her yönünü derinden etkileyen daha sayısız başka değişimler, hem toplum için hem onun bireyleri için yeni bir günlük seçimler dünyası meydana getirmiştir. Değişmemiş olan şey, ister daha iyi ister daha kötü olsun, böyle seçimleri yapmanın kaçınılmaz gerekliliğidir. İşte çağın buhranının ruhani doğasının en belirgin odak noktası burasıdır, çünkü gerek duyulan kararların çoğu yalnızca maddi değil ahlakidir. Bu nedenle, geleneksel dine olan inancın yitimi büyük ölçüde, modernlikle iç içe başarılı şekilde ve güven içinde yaşamak için gerekli kılavuzluğu inancın içinde keşfetmedeki başarısızlığın kaçınılmaz bir sonucu olmuştur.

Miras alınmış inanç sistemlerinin insanlığın ruhani özlemlerine bir cevap olarak yeniden dirilişinin önündeki ikinci bir bariyer, küresel bütünleşmenin sözü edilmiş olan etkileridir. Gezegenin her yanında, sabit bir dini anlayış çerçevesi içinde yetişmiş insanlar kendilerini ansızın inançları ve yaşayışları ilk bakışta kendilerininkiyle uzlaşmaz şekilde farklı olan başka insanlarla yakın ilişkiler içinde buluverdiler. Bu farklılıklar savunmacılığa, birikip duran kızgınlıklara ve açık çatışmalara yol açabilmekte, hatta sıklıkla da açmaktadır. Yine de birçok olayda mevcut etki, edinilmiş öğretinin bir yeniden gözden geçirilmesini ve ortak nitelikteki değerlerin keşfine yönelik çabaları cesaretlendirmek olmuştur. Çeşitli dinler arası faaliyetlerin gördüğü destek, şüphesiz ki halkın çoğunluğu arasındaki bu türden tepkiye çok şey borçludur. Kaçınılmaz olarak bu gibi yaklaşımların getirdiği şey, olumlu ilişkilere ve anlayışa engel olan dinsel öğretilerin sorgulanmasıdır. Eğer inanışları bir başkasınınkinden tamamen farklı olan insanlar buna rağmen ahlaken takdiri hak eden bir hayat sürüyorlarsa, bir insanın dinini onlarınkinden üstün kılan şey nedir? Alternatif olarak, eğer bütün büyük dinler belli temel değerlerde ortak iseler, bağnaz bağlılıklar sadece bir birey ile komşusu arasında istenmeyen engelleri daha da güçlendirme riskini yaratmamakta mıdır?

Bu nedenle bugün, geçmişteki yerleşik dini sistemlerin hiçbirinin insanlığa modern hayatın sorunları konusunda ve hatta birbirinden tamamen farklı mezheplerin bu amaç için bir araya gelmesi gerektiği gibi gerçekleşmesi muhtemel olmayan bir konuda en iyi kılavuz olma rolünü üstlenemeyeceği yanılgısına, konu ile belli bir ölçüde tarafsız bir aşinalığı olan kimselerden ancak az bir kısmı hak verir gibi görünmektedir. Dünyanın bağımsız dinler olarak kabul ettiği sistemlerin her biri, kendi bağlayıcı kutsal yazıları ve kendi tarihinin yarattığı bir model üzerine kuruludur. Bu din, Kurucusunun bağlayıcı sözlerinden bir meşruiyet türetme yoluyla kendi sistemini yeniden biçimlendiremediği için, benzer şekilde toplumsal ve akli evrim sürecinin yönelttiği yığınla soruyu da yeterli ölçüde cevaplayamamaktadır. Birçok kimse için sıkıntı verici görünse de bu, evrimsel sürecin kendi doğasında bulunan bir özellikten başka bir şey değildir. Herhangi bir tersi hareketi zorlamaya yönelik girişimler, ancak dinin büyüsünün daha derin ölçüde bozulmasına ve bölücü çatışmaları şiddetlendirmeye yol açacaktır.

?

İkilem, hem yapay hem de kendi kendine olan bir niteliktedir. Bahailerin bugün içerisinde Hz.Bahaullah’ın mesajını paylaşma işiyle meşgul oldukları dünya düzeni -eğer böyle tanımlanabilirse-, gerek insan doğası gerek sosyal evrim hakkındaki yanlış kanıları, insanlığın ıslahına yönelik en zekice ve en iyi niyetli çabalara bile ciddi şekilde engel olacak kadar temel nitelikte olan bir dünya düzenidir. Bu, özellikle din konusunun hemen hemen yer yönünü çevreleyen zihin karışıklığı konusunda doğrudur. Hemcinslerinin ruhani gereksinimlerine layıkıyla cevap verebilmek için Bahailer, ilgili sorunlar hakkında derinlemesine bir anlayışı elde etmek zorunda olacaklardır. Bu meydan okumanın gerektirdiği yaratıcılık çabası, kendi Dinlerinin yazılarında yer alan belki de en sık ve aciliyetle tekrarlanan uyarı olan öğütten anlaşılabilir: “derin düşünmek”, “düşünüp taşınmak”, “tefekkür etmek”.

Popüler söylemin beylik sözlerinden biri, “din” ile kastedilen şeyin halihazırda varolan sayısız çoklukta mezhepler olduğudur. Tahmin edilebileceği gibi böylesi bir düşünce, din ile kastedilen şeyin bütün uygarlıkları şekillendiren ve onlara ilham veren tarihteki bağımsız inanç sistemlerinden biri ya da öteki olduğu şeklinde itirazları başka kesimlerde anında harekete geçirmektedir. Bununla birlikte bu bakış açısı, hemen ardından, kişinin bu tarihsel dinleri modern dünyada nerede bulabileceğine dair kaçınılmaz soruyla karşılaşacaktır. “Musevilik”, “Budizm”, “Hıristiyanlık”, “İslam” ve diğerleri, kendi adlarına yetkili bir şekilde konuştuğunu söyleyen birbirleriyle uzlaşmaz derecede muhalif organizasyonlarla besbelli ki özdeşleştirilemeyecek olduklarına göre, şimdi tam olarak nerededirler? Sorun bununla da sona ermemektedir. Bu sorgulamaya bir başka cevap neredeyse kesin olarak, din ile kastedilen şeyin sadece hayata karşı bir tavır, maddi varoluşu aşan bir Gerçeklikle bir ilişki duygusu olduğu şeklinde olacaktır. Bu şekilde anlaşılan din, birey insanın bir niteliği, organizasyonun kolayca etkisinde kalmayan bir dürtü, her zaman ve her yerde geçerli bir deneyimdir. Bununla birlikte, bir kez daha böyle bir yönlendirme, dindar bir zihniyete sahip kişilerin büyük bir çoğunluğu tarafından, öz disiplinden ve dine anlam veren birleştirici etkiden yoksun bir şey olarak görülecektir. Bazı itirazcılar hatta, bunun aksine dinin, toplumun geri kalan kısmından kendilerini tamamıyla ayıran katı günlük alışkanlıklar ve kendinden vazgeçme uygulamalarını benimseyen onlar gibi insanların yaşam tarzı anlamına geldiğini ileri sürecektir. Tüm bu birbirinden farklı anlayışların ortak özelliği, insan aklının menzilini tamamen aştığı kabul gören bir olgunun, yavaş yavaş insani türetmelerin kavramsal sınırları -ister kurumsal, ister teolojik, ister deneysel ve ister ayinsel olsun- içine hapsedilmiş hale gelmiş olma ölçüsüdür.

Hz.Bahaullah’ın öğretileri, bu tutarsız görüşler düğümünü delip geçmekte, böyle yaparken, bütün İlahi zuhurların kalbinde gerek açık gerek üstü örtülü olarak yatan birçok gerçekleri yeniden kesin ve açık olarak izah etmektedir. Her ne kadar kesinlikle O’nun maksadı hakkında kapsamlı bir gösterge değilse de Hz.Bahaullah, Tanrısal Gerçekliği dini soru cevap yöntemleri ve inanış biçimleri içine sığdırma ya da bu şekilde ima etme girişimlerinin kendi kendini kandırma olduğunu açıkça belirtmektedir; “Şurası gerçek bilgi ve aydın fikir sahiplerine malûmdur ki, Tanrı'nın görünmez hüviyeti ve birliğinin Zâtı meydana çıkma ve görünmeden, yükselip alçalmadan ve girip çıkmadan münezzehtir. O, her vasfedicinin vasfından ve her idrak eyleyicinin idrakinden yücedir.”9 Bütün şeylerin Yaratıcısının, Kendisinin varlık alanına getirdiği sürekli evrim geçiren yaratılışla ilişki kurduğu vasıta, erişilmez bir Kutsallığın niteliklerini yansıtan peygamberlik Simaları’nın görünmesidir: “Varlığına başlangıç bulunmayan Zâtının tanınması böylece hiç bir veçhile mümkün olmadığına göre,... nurlu Kudsiyet Cevherlerini ruhanî ruh âlemlerinde, beşer suretinde, insanlar arasında göndermiştir; tâ ki Onlar, varlığına başlangıç bulunmayan O Zâtı ve eskiliğine sınır konulamayan Hüviyeti yansıtsınlar.” 10

Tanrı’nın Elçileri arasında, birini diğerine göre yüceltmek yoluyla fark gözetmeye çalışmak, Sonsuz ve Her Şeyi Saran Varlığın insanoğlunun keyfine ve kuruntularına maruz olduğu yanılgısına kapılmaktır. Hz.Bahaullah’ın sözleri tam olarak şöyledir: “Şurasını çok iyi bilirsin ki, bütün Peygamberler Tanrı emrinin başka başka libaslar içinde görünen heykelleridir. İnce bir bakışla bakarsan, onların aynı uçmakta gezdiklerini, aynı havada uçtuklarını, aynı yaygıda oturduklarını, aynı sözü söylediklerini, aynı dini yaydıklarını görürsün.”11 Daha ötede, bu eşi olmayan Simaların doğasının maddi hayattan ödünç alınmış kuramlar içine sığdırılabileceğini -ya da sığdırılması gerektiğini- hayal etmek aynı derecede boştur. “Tanrı bilgisi” ile kastedilen şey diye açıklıyor Hz.Bahaullah, O’nun iradesini ve sıfatlarını ifşa eden Zuhurların bilgisidir; işte ruhun, hem dilin hem anlayışın ötesinde olan bir Yaratıcı ile yakından temas kurduğu nokta burasıdır. Hz.Bahaullah, “Tanıklık ederim ki”, diye Tanrı Mazharının makamı hakkında şu ifadede bulunuyor, “...Senin Cemalinin vasıtası ile Mabud’un cemalinin örtüsü açıldı ve Senin yüzün ile Maksud’un yüzü parladı...”12

Bu anlayışla din, ruhu başka türlü hayal edilemeyecek potansiyellere uyandırır. Kişinin, kendi yaşadığı çağdaki Tanrı vahyinin nüfuzundan yararlanmayı öğrenmesi ölçüsünde, karakteri gittikçe İlahi dünyanın nitelikleriyle bezenmiş hale gelir: “Her insan, bu Hakikat Güneşinin Öğretileri sayesinde” diyor Hz.Bahaullah, “iç varlığına doğuştan ihsan olunan gizli kabiliyetlerin hepsini izhar edebileceği bir makama varıncaya kadar ilerleyip gelişir.”13 İnsanlığın amacı “sürekli ilerleyen bir uygarlığı” 14 daha ileriye götürmeyi içerdiğinden, dinin sahip olduğu sıra dışı güçlerden biri de, onun inananlarını zamanın sınırlarından özgür kılma ve onlardan gelecek yüzyılların nesilleri uğruna yapılmış fedakârlık örnekleri ortaya çıkarma yeteneği olmuştur. Gerçekten de ruh ölümsüz olduğundan, kendi gerçek doğasına uyanması sadece bu dünyada değil, aynı zamanda daha doğrudan bir şekilde ötede uzanan dünyalarda evrim sürecine hizmet etmesi için onu güçlendirir: “Bu ruhlardan intişar eden ışık” diye açıklıyor Hz.Bahaullah, “dünyanın ilerlemesine ve milletlerin yükselmesine sebeptir...Sebepsiz, illetsiz, muharriksiz hiç bir şey yoktur. Feragat timsali olan bu ruhlar varlık aleminde en büyük iç tepki olagelmiş ve olagideceklerdir.” 15

İnanç insan ırkının, bu nedenle, önemli bir çağdaş düşünür tarafından “evrim kendi kendinin bilincine vardı” 16 diye tanımladığı şekilde gerekli ve yadsınamaz bir itici gücüdür. Eğer, yirminci yüzyılın olaylarının üzücü ve kuvvetli bir tanıklık ortaya koyduğu gibi, inancın doğal bir şekilde ifadesi yapay olarak engellenirse inanç, kesinliğe duyulan güçlü özlemi belli ölçüde yatıştıran tapınma nesnelerini ne kadar da değersiz -hatta alçaltıcı- olsa yaratacaktır. Bu inkâr edilemeyecek bir dürtüdür.

Kısacası, sürüp gitmekte olan vahiy sürecinde, din diye adlandırdığımız bilgi sisteminin Kaynağı olan Kimse, bu sistemin bütünlüğünü ve onun bağnazca tutkular tarafından yaratılmış olan çelişkilerden bağımsız olduğunu herkese gösterir. Her bir Tanrı Zuhurunun görevi, tahminleri aşan bir özerkliğe ve otoriteye sahiptir; aynı zamanda da tek bir Gerçeğin sınırsız açıklanış sürecinde bir aşamadır. Ardı sıra gelen Tanrısal zuhurların amacı insanlığın yaratılışın vekili olarak kendi kapasitelerine ve sorumluluklarına uyandırılması olduğundan, süreç sadece tekrar edici olmakla kalmayıp aynı zamanda ileri giden bir niteliktedir ve ancak bu bağlamda anlaşıldığı zaman hakkıyla takdir edilebilir.

Bahailer, hiçbir şekilde bu erken zamanda, kendi Dinlerinin üzerine kurulu olduğu vahyin içinde var olan gerçeklerin çok küçük bir parçasından daha fazlasını kavramış olduklarını iddia edemezler. Örneğin, Emrin evrimiyle ilgili olarak Emrin Velisi şöyle demiştir; “Makul bir şekilde cüret edip girişebileceğimiz tüm şey, zamanı geldiğinde insanlığı kuşatmış olan karanlığı kovup uzaklaştıracak olan söz verilmiş Şafağın ilk ışınlarının bir anlık bir parıltısını elde etmeye çabalamaktır.”17 Alçakgönüllülüğü teşvik etmek bir yana bu gerçek, Hz.Bahaullah’ın mevcut din ve mezhep kurumları çeşitliliğinin sayısına ek olarak yeni bir din daha yaratmamış olduğunun sürekli bir hatırlatıcısı olarak hizmet etmelidir. Bundan çok O, anlayışın gelişimini harekete geçiren başlıca güç olarak din kavramının bütününü yeniden biçimlendirmiştir. İnsan ırkı bütün çeşitliliğiyle tek bir tür olduğu için aynı şekilde Tanrı’nın bu varlık türünün içinde gizli yatan akıl ve kalp niteliklerini yetiştirmesinde araç olan zuhur da tek bir süreçtir. Kahramanları ve azizleri, bu zorlu işteki tüm aşamaların kahraman ve azizleridir; başarıları da tüm aşamaların başarıları. Bu, Hz.Abdülbaha’nın hayatı ve eserlerinde gösterilen ve bugün de insanlığın bütün ruhani mirasının -dünyanın bütün insanlarına eşit derecede açık olan bir miras- vârisi haline gelen bir Bahai toplumunda örneği sergilenen standarttır.

Tanrı’nın varlığının yinelenen kanıtı bu nedenle, O’nun bilinmeyen bir zamandan beri tekrar tekrar Kendisini izhar etmiş olmasıdır. Daha geniş bir anlamda, Hz.Bahaullah’ın açıkladığı şekilde, insanlığın dinsel tarihinin engin destanı, her şeyin Yaratıcısının insan alemine ruhani ve ahlaki gelişimi için esas olan yanılmaz kılavuzluğun güvencesini verdiği ve onu bu değerleri özümsemeye ve hayatında göstermeye çağırdığı ebedi vaadin, “Sözleşmenin” yerine getirilişinden başka bir şey değildir. Bir kimse, eğer amacı bu ise, olayların tarihçi bir yorumu yoluyla bu veya şu Tanrı Elçisi’nin benzersiz rolünü tartışabilir; ancak bu gibi iddiaların, insan ilişkilerinde toplumsal gelişim için kritik değişiklikler yaratan ve düşünceyi değişime uğratan gelişmelerin anlamını açıklamada hiçbir yardımı olamaz. Örnekleri parmakla sayılacak kadar nadir olan aralıklarda Tanrı Mazharlarının her biri, O’nun öğretilerinin otoritesi konusunda çok açık olmuşlar ve her biri uygarlığın gelişimi üzerinde tarihteki herhangi başka bir olguyla karşılaştırılamayacak kadar ötede bir etkiyi yaratmışlardır. “En Büyük Tanrı Mazharı’nın zuhuru saatini göz önüne getiriniz” diye işaret ediyor Hz.Bahaullah: “Ezeli Varlık, o saat çalmazdan önce, henüz hüviyetini örten örtüyü kaldırıp ağız açmamışken, hiçbir insanoğlu tarafından tanınmadığı bir dünyada, O kendisi Her Şeyi Bilici idi. O, gerçekten, yaratıksız Yaratıcıdır.” 18

?

Yukarıda sözü edilen din kavramına karşı en yaygın biçimde öne sürülen itiraz, vahyedilmiş dinler arasında farklılıkların çok köklü olduğu ve onları tek bir gerçeğin sisteminin aşamaları ve birer yönü olarak sunmanın gerçeklere aykırı olduğu savıdır. Dinin doğasını çevrelemiş olan karışıklık düşünüldüğünde bu tepki anlaşılırdır. Yine de, her şeyden önce böyle bir itiraz Bahailere, burada ele alınan prensipleri Hz.Bahaullah’ın yazılarında sağlanan evrimsel bağlamda daha açık bir şekilde ortaya koymak için bir davette bulunmaktadır.

Değinilen farklılıklar, her ikisi de ilgili kutsal kitapların gayesi olarak sunulan, ya uygulama ya da doktrin kategorilerinden birine girmektedir. Kişisel hayatı yöneten dini alışkanlıklar açısından, konuyu maddi hayatın karşılaştırılabilir özellikleri zeminine karşı gözden geçirmekte yarar vardır. Hijyen, giyim, diyet, ulaşım, savaş aletleri, inşaat veya ekonomik faaliyetlerdeki çeşitliliğin -ne kadar çarpıcı olursa olsun- insanlığın aslında bir ve benzersiz olan, tek aileden oluşmadığı gibi bir teoriyi desteklemek yollu olarak öne sürülmesi artık pek muhtemel görünmüyor. Yirminci yüzyıla girilene kadar, böylesi basitçi iddialar olağandı; ancak tarihsel ve antropolojik araştırmalar şimdi, insan yaratıcılığının bu ve başka sayısız ifadelerinin açığa çıktığı, birbirini izleyen nesiller boyunca aktarılıp geldiği, aşamalı olarak başkalaşımlara uğradığı ve çoğu zaman çok uzak ülkelerde yaşayan insanların hayatlarını zenginleştirmek üzere yayıldığı kültürel evrim sürecinin muntazam panoramasını önümüze koymaktadır. Bu nedenle günümüz toplumlarının böyle bir olgunun örneklerinin geniş bir yelpazesini temsil etmesi, herhangi bir şekilde ilgili toplumlar için sabit ve değişmez bir kimliği tarif etmemekte, sadece belirtilen grupların geçmekte oldukları -ya da en azından yakın bir zamanda geçmiş oldukları- evreyi ayırt etmektedir. Öyle olsa bile, tüm bu kültürel ifadeler, şimdi dünyasal bütünleşmenin yarattığı etkilerin sonucu olarak bir akışkanlık hali içindedirler.

Benzer bir evrimsel sürecin insanlığın dini yaşantısını karakterize ettiğine Hz.Bahaullah işaret etmektedir. Belirleyici farklılık sırf tarihin sürüp giden deneme ve yanılma metodunun tesadüfleri olmaktan çok, böylesi normların her bir olayda İlahi vahiylerden biri veya diğerinin bütünleyici özellikleri olarak açık bir şekilde emredilmiş, kutsal yazıtlarda cisim bulmuş, bütünlüklerinin yüzyıllar boyunca büyük titizlikle korunmuş oldukları gerçeğinde yatmaktadır. Her bir davranış yasasının belli özellikleri en sonunda amaçlarını ifa edecek ve zamanı gelince toplumsal gelişim sürecinin yarattığı farklı yapıda kaygılar tarafından gölgelenecek olsa da, yasanın kendisi davranış ve düşüncelerin eğitiminde hayati bir rol oynadığı uzun insani gelişim evresindeki otoritesini hiçbir şekilde yitirmeyecektir. “Bu prensipler ve şeriatler, bu kökleşmiş kuvvetli sistemler, aynı Kaynaktan çıkmış olup tek bir Işığın ışınlarıdır. Görülen başkalıkların sebebi bunların kuruldukları devirlerin icaplarında aranmalıdır.”19

O halde yasalar, dini örfler ve başka uygulamaların, vahyedilmiş dinlerin esaslı birliği düşüncesi karşısında önemli bir engel oluşturduğunu öne sürmek, bu sistemlerin hizmet ettiği amacı anlayamamaktır. Daha ciddi anlamda bu düşünce, dinin fonksiyonunun ebedi olan ve geçici olan nitelikleri arasındaki temel ayrımı da yakalayamamaktadır. Dinin esas mesajı değişmez niteliktedir. Hz.Bahaullah’ın sözleriyle, “Bu, Allah’ın geçmişte ve gelecekte ebedi olan, değişmeyen Dini’dir.”20 Onun, ruhun Yaratıcısı ile hep daha olgun bir ilişki içine girmesi için yolu açmadaki -ve onu insan doğasının hayvani itkilerini terbiye etmede gittikçe daha büyük bir ahlaki güç ile donatmadaki- rolü, onun medeniyet kurma sürecini destekleyen yardımcı bir rehberlik sağlayışı ile hiç bir bağdaşmazlık içermemektedir.

İlerleyen zuhurlar kavramı, en büyük vurguyu Tanrı’nın vahyinin zuhur edişi anında tanınması üzerine yükler. İnsan ırkının büyük çoğunluğunun bu noktadaki başarısızlığı, tekrar tekrar, insan kitlelerinin tamamını dini örf ve alışkanlıkların törensel bir tekrarına mahkûm etmiştir; ki bu sözü edilenler amaçlarını çoktan yerine getirmişlerdi ve şimdi sadece ve sadece ahlaki gelişime ket vurmaktadırlar. Günümüzde böylesine bir başarısızlıkla ilişkili bir sonuç da üzücü bir şekilde, dini sıradanlaştırmak olmuştur. İnsanlığın kolektif gelişiminde modernliğin meydan okumalarıyla mücadele etmeye başladığı tam bu noktada, ahlaki cesaret ve aydınlanma için bağlanmış olduğu başlıca ruhani kaynak, hızla bir alay konusu haline geliyordu; ilkin toplumun gitmesi gereken yöne dair kararların verildiği düzeylerde ve nihayet toplumun genelinin sürekli genişleyen kesimlerinde. Bu nedenle, insan güvenine zarar veren bu emanete ihanetlerin en yıkıcı olanının, zaman içinde bizzat inancın temellerini baltalamasına şaşırmak için pek bir sebep yoktur. Hz.Bahaullah defalarca Kendi eserlerinin okuyucularını böylesine tekrar eden başarısızlıkların öğrettiği dersler üzerinde derince düşünmeye kuvvetle teşvik etmektedir: “Şimdi bir parçacık düşününüz: Halkın, bu kadar özleyip bekledikten sonra, böyle itirazda bulunmalarının sebebi ne idi?...” 21 “Bu adamlar, ... niçin böyle itirazda bulunup uzak durdular?...”22 “Bu karşı koymayı doğuran sebep ne idi ?...”23 “Düşününüz: halkın böyle davranmasındaki sebep ve saik ne idi?” 24

Dinsel anlayışa daha da zarar verici bir şey de teolojik küstahlıklar olmuştur. Dinin hizipçi geçmişinin inatçı bir özelliği, din adamlarının sahip olduğu baskın rol olmuştur. Tartışılmaz kurumsal otoriteyi kurmuş kutsal metinlerin yokluğunda din adamları zümresi, İlahi amacın yorumu üzerinde özel bir denetimi kendilerine mal edip sahiplenmeyi başarmışlardır. Güdüleyici etken ne kadar farklı olursa olsun, trajik sonuçları, ilhamın akışına sekte vurmak, bağımsız zihinsel aktivitenin cesaretini kırmak, dikkati dinsel törenlerin ayrıntılarına odaklamak ve sıklıkla da kendi kendini tayin etmiş olan ruhani liderlerinkinden farklı bir mezhebi izleyenlere karşı nefret ve önyargı doğurmak olmuştur. İlahi zuhurun yaratıcı gücünü bilinci sürekli olarak geliştirme işine devam etmekten hiçbir şey alıkoyamazsa da, herhangi bir çağda başarılabilecek şeylerin ölçüsü hep bu gibi yapay şekilde uydurulmuş engeller tarafından kısıtlanmıştır.

Zaman içinde ilahiyat, geleneğe temel oluşturan vahyedilmiş öğretilere koşut, hatta ruhunda ona tam zıt nitelikte bir otoriteyi her bir büyük dinin tam kalbinde bina etmeyi başarmıştır. Hz.İsa’nın, tarlasına tohum eken toprak sahibini anlatan bildik meseli, gerek konuya gerekse onun günümüzde geçerli anlamlarına işaret etmektedir. “Fakat adamlar uyurken, onun düşmanı gelerek buğdayın arasına delice ekip gitti.”25 Hizmetçileri kendisine, bunları sökmeyi teklif ettiklerinde toprak sahibi cevap verdi, “Hayır, belki deliceleri toplarken, onlarla beraber buğdayı da sökersiniz. Hasada kadar bırakın, ikisi beraber büyüsün: hasat vaktinde Ben orakçılara diyeceğim: Önce deliceleri toplayın, ve yakmak için onları demet yapın; ama buğdayları benim ambarımda toplayın.”26 Kuran, bütün sayfaları boyunca en şiddetli kınamaları, bu rekabet içindeki hegemonyanın yol açtığı ruhani zararlara ayırmaktadır: “De ki, Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınır aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”27 Modern akıl için gülünçlüklerin en büyüğü, bu kutsal metinlerde şiddetle kınanan ihanetin tam anlamıyla tecessümü olan zahmetleri dine yüklemiş olan ilahiyatçı nesillerin, bizzat bu uyarıyı, kendilerinin İlahi otoriteyi çiğneyişlerine karşı yapılan itirazları bastırmakta bir silah olarak kullanma arayışına girmeleridir.

Gerçekte, ruhani gerçeğin aşama aşama ortaya serilen vahyindeki her yeni evre zaman içinde ve birçoğu zaten kendileri ahlaken tükenmiş kültürlerden ödünç alınmış kuru hayaller ve yorumların içinde donmuştur. Aklın gelişiminin erken dönemlerinde taşıdıkları değer ne olursa olsun fiziken yeniden dirilme, şehvani zevklerle dolu bir cennet, reenkarnasyon, panteistik mucizeler ve benzeri kavramlar bugün, dünyanın tamamiyle bir vatan haline geldiği ve insanların kendilerini onun vatandaşları olarak görmeleri gerektiği bir çağda ayrılık ve çatışma duvarları örmektedirler. Bu bağlamda insan, Hz.Bahaullah’ın dogmatik tanrıbilimin Tanrı’nın iradesini anlama arayışında olan insanların yoluna diktiği engeller konusundaki uyarılarının şiddetinin sebebini anlayabilmektedir: “Ey din liderleri! Allah’ın Kitábını aranızda mevcut ölçü ve bilimlerle tartmayın, çünkü Kitábın Kendisi insanlar arasında kurulmuş yanılmaz Terazidir.”28 Papa IX. Pius’a yazdığı Levihte, Allah’ın bu Günde din olarak kalan her şeyi “adalet vasıtaları içinde... sakladığını” ve “ateşe layık olan her şeyi ateşe atmış”29 olduğunu piskoposa söylemektedir.

?

Tanrıbilimin dinsel anlayışın etrafına diktiği çalılıklardan özgür kaldığında akıl, geleneksel kutsal metinleri Hz.Bahaullah’ın gözleriyle keşfetmeye muktedirdir. “Bu Gün eşsizdir” diye açıklıyor, “çünkü geçmiş günlere ve devirlere göz, geçmiş zamanların karanlığına bir ışık gibidir” 30 Bu bakış açısından faydalanmaktan doğan en çarpıcı gözlem, özellikle İbrani kutsal metinlerinde, İncil’de ve Kuran’da geçen, aynı zamanda dünyanın diğer dinlerinin kutsal kitaplarında da yankıları sezilebilen amaç ve prensip birliğidir. Tekrar tekrar, aynı düzenleyici temalar, içinde bulundukları emir, öğüt, hikaye, sembolizm ve yorum aleminden açığa çıkmaktadırlar. Bu temel gerçekler arasında diğerlerinden fazlasıyla farklı olanı, gerek maddi dünyada gerek onun ötesindeki alemlerde olsun tüm varlığın Yaratıcısı olan Tanrı’nın tekliğinin devamlı telaffuzu ve vurgulu ifadesidir. “Rab Benim, ve başkası yoktur; benden başka Allah yoktur.”31 diyor Tevrat ve aynı kavram daha sonra Hz.İsa ve Hz.Muhammed’in öğretilerinin de temelini desteklemektedir.

İnsanlık -odak nokta, mirasçı ve dünyanın emini- Yaratıcısını tanımak ve O’nun amacına hizmet etmek için var olmuştur. İnsanın doğasında var olan cevap verme dürtüsü, en yüksek ifadesiyle, böylesi bir bağlılığı hak eden bir güce tüm kalbiyle teslim olmayı gerektiren bir koşul olan tapınma biçimini almaktadır. “İmdi devirlerin Kralına, zeval bulmaz, göze görünmez, tek Allaha ebetler ebedince hürmet ve izzet olsun.”32 Bizzat bu yüksek saygı ruhundan ayrılmaz nitelikte olan bir şey de, onun insanlık için Kutsal amaca hizmetle dile getirilişidir. “De ki: Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.”33 Bu anlayışla aydınlanmış bir şekilde, insanlığın sorumlulukları açıktır: “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batı tarafına çevirmeniz değildir.” diyor Kuran, “Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki Allah’a...inanır. Allah’ın rızasını gözeterek yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan verir...”34 Hz.İsa “Dünyanın tuzu sizsiniz,”35 diye Kendi çağrısına cevap verenleri iyice temin ediyor. “Dünyanın ışığı sizsiniz.”36 İbrani Kutsal metinlerinin her yanında tekrar tekrar yinelenen ve daha sonra İncil’de ve Kuran’da tekrar kendini gösterecek olan bir konuyu özetleyerek nebi Mika soruyor: “ve hak olanı yapmak, ve merhameti sevmek, ve Allah’ınla alçakgönüllü olarak yürümekten başka Rab senden ne ister?”37

Bu sayılan Metinlerde ruhun kendi Yaratıcısının amacını anlamayı başarma yeteneğinin sırf kendi çabası ile değil, aynı zamanda yolu açan İlahi zuhurların bir ürünü olduğu konusunda görüş birliği vardır. Bunun doğruluğunu Hz.İsa’nın unutulmaz berraklıktaki sözleri kanıtlar: “Yol ve hakikat ve hayat ben'im; ben vasıta olmadıkça, Babaya kimse gelmez.”38 Eğer kişi, bu ifadede sırf sürüp giden tek bir İlahi kılavuzluk sürecinin diğer aşamalarına karşı kuru kuruya bir meydan okumadan daha fazlasını görmek istiyorsa bu da, açıkça vahiy olunmuş dinin merkezindeki prensibin ifadesinden başka bir şey değildir: varlığı yaratan ve sürdüren bilinemez Gerçeğe ulaşmanın ancak bu Alemden yayılan ışığa karşı uyanmak yoluyla mümkün olduğu. Kuran’ın en aziz tutulan surelerinden biri, bu eğretilemeyi ele almaktadır. “Allah göklerin ve yerin nûrudur... Nûr üstüne nûr! Allah dilediğini kendi nûruna yöneltir.”39 İsrail peygamberlerinde, daha ileride Hıristiyanlık’ta İnsan Oğlu’nun şahsında ve İslam’da Allah’ın Kitábı olarak kendini gösterecek olan İlahi aracılık, Yaratıcı ile Peygamberler Atası ve Elçi İbrahim arasında ahd edilen bağlayıcı bir sözleşme şekline bürünmüştür: “Ve sana ve senden sonra zürriyetine, Allah olmak için seninle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda ahdimi, nesillerince ebedî ahit olarak sabit kılacağım.”40

İlahi Zuhurların birbirini izlemesi aynı zamanda büyük dinlerin üstü kapalı -ve genellikle açıkça- bir özelliği olarak karşımıza çıkar. Bunun en eski ve en berrak ifadelerinden biri Bhagavad Gita’da yer almaktadır: “Ey Bhãrata, erdemlilik yok olmaya, erdemsizlik ise çoğalmaya başladığı zaman ben maddesel olarak dünyaya gelirim. İyilerin kurtuluşu, kötülerin ortadan kaldırılması için, Dharma’nın egemenliğini kurmak için, zaman zaman bu dünyaya doğmuşumdur.”41 Bu devam eden drama sadece -“Rabbin yüz yüze bildiği”42- Hz.İbrahim ve Hz.Musa’nın değil, aynı zamanda sürecin bu iki başta gelen Kurucusunun başlattığı yapıyı geliştirip sağlamlaştıran, onların gölgesinde gelmiş bir peygamberler silsilesinin görevlerini nakleden kitap dizisini de kapsayan Eski Ahit’in belkemiğini oluşturmaktadır. Benzer şekilde, Hz.İsa’nın gerçek kimliği hakkında hiçbir tartışmacı ve hayal ürünü kuram, O’nun misyonunu, uygarlığın seyri üzerinde Hz.İbrahim ve Hz.Musa’nın eserinin yarattığı değiştirici etkiden ayrı tutmayı başaramaz. O Kendisi, getirdiği mesajı reddedenleri ayıplayacak olanın Kendisi olmadığını, bizzat “ümit bağladığınız”43 dediği Musa olduğunu söylemektedir: “Çünkü, eğer siz Musa’ya iman etmiş olsaydınız bana da iman ederdiniz; zira o benim için yazmıştır. Fakat eğer onun yazılarına iman etmiyorsanız, benim sözlerime nasıl iman edersiniz?”43. Kuran’ın vahyi ile Tanrı Elçilerinin arda arda gelişi teması merkezi bir konum almaktadır: “Biz, Allah’a ve bize indirilene,; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere...inandık.”44

Bu ayetlerin anlayışlı ve tarafsız bir okuyucusu için açık olan şey, dinin özdeki tekliğinin tanınmasıdır. Öyle ki, “İslam” terimi (kelime anlamıyla Allah’a “teslim”) Allah’ın sadece Hz.Muhammed tarafından vasıta olunan İlahi Emri değil, Kuran’ın sözlerinin yanlışa düşürmeyecek kadar açık kıldığı gibi, dinin kendisidir. Din dindir, tıpkı bilimin bilim olduğu gibi. Biri İlahi vahiyler yoluyla sürekli bir şekilde göz önüne serilen değerleri ayırdedip ifade etmekte; diğeri ise insan aklının sınırlarını keşfettiği ve etkisini maddesel dünya üzerinde hep daha kesin bir şekilde hissettirdiği araçtır. Biri evrimsel sürece hizmet eden hedefleri belirler; diğeri onların başarılmasına yardımcı olur. Her biri, Hz.Abdülbaha tarafından “Hakikat Güneşinin ışığı”45 olarak övülmektedirler.

O halde, Musa, Buda, Zerdüşt, İsa, Muhammed’in -ya da Hindu kutsal metinlerine ilham veren Avatarlar silsilesinin- eserlerini ayrı dinler kurmak şeklinde resmetmek, onların kendilerine has ayrı makamlarını yeterince tanıyamamaktır. Bundan öte onlar, tarihin ruhani öğretmenleri olarak bilincin çiçek açmasına yol açan uygarlıkların doğuşunda canlandırıcı güçler şeklinde kabul edildikleri zaman değerleri anlaşılır: “O Dünyada idi” diyor İncil, “ve dünya O’nun ile oldu...”46 Onların kişiliklerinin tarihteki herhangi bir başka simadan sınırsız ölçüde daha üstün bir saygı ile kabul görmüş olması, onların eserlerinin saçtığı bağışlarla milyonlarca insanın kalplerinde diriltilen ve başka türlü ifadesi mümkün olmayan duyguların dile getirilmesi girişimidir. Onları sevmekle insanlık, sürekli daha fazla Tanrı’yı sevmenin ne anlama geldiğini öğrendi. Gerçekçi düşünülürse, bunun başka bir yolu da yoktur.

Onlara saygı göstermenin yolu, doğalarının özündeki sırrı insan hayalinin icat ettiği dogmalar içine sığdırmaya yönelik geveleyici çabalar değildir; onlara değer vermek, aracılık ettikleri değiştirici nüfuza ruhun iradesinin koşulsuz şekilde boyun eğmesidir.

?

Dinin ahlaki bilinç geliştirmedeki rolü konusunda şaşkınlık, aynı derecede onun toplumun şekillendirilmesine katkısına ilişkin yaygın anlayışta da gözlemlenmektedir. Belki en bariz örnek, birçok kutsal metnin kadına ayırmış olduğu toplumsal statüdür. Böyle bir anlayışı güçlendirmede, erkeklerin durumdan elde ettikleri faydalar şüphesiz başlıca bir etken olmakla birlikte bunun ahlaki teyidi, sorgulanmayacak derecede insanların bu kutsal metinlerin kendisinin amacına ilişkin anlayışı ile sağlanmıştır. Bu metinler, birkaç istisna ile hep erkeklere hitap etmekte, kadınlara ise gerek hayatta gerek dinde ve toplumda yardımcı ve ikincil bir rol tayin etmektedir. Böyle bir anlayış, ne üzücüdür ki, ahlaki gelişme için hayati öneme sahip bir etken olan cinsel dürtünün disipline edilmesindeki başarısızlıkta en büyük günahı kadının boynuna yüklemeyi hayıflanılacak derecede kolaylaştırmıştır. Modern bir bakış açısından, kadına dair bu tür yaklaşımlar tereddütsüz şekilde önyargılı ve haksız kabul edilmektedir. Bütün büyük dinlerin ortaya çıktığı toplumsal gelişim evrelerinde kutsal metinlerin rehberliği, ilk olarak -mümkün olduğu ölçüde- tarihteki çözümü zor durumlardan kaynaklanan ilişkileri medenileştirmeye çalışmıştır. Günümüz dünyasında ilkel yasalara ısrarla sarılmanın, dinin ahlaki sağduyuyu sebatla geliştirme amacının ta kendisini baltalamak olacağını görebilmek pek zor değildir.

Bahsedilen durumlar, toplumlar arasındaki ilişkilerde söz konusu olmuştur. İsrailoğullarının kendilerinden istenen görev için olan uzun ve çetin hazırlık dönemi, mücadele edilen ahlaki güçlüklerin karmaşıklığı ve yola gelmez özelliğinin bir göstergesidir. Peygamberlerin özlemle aradıkları ruhani kapasitelerin uyandırılması ve gelişip serpilebilmesi için, komşu putperest toplumların yoldan çevirmek niyetli sundukları teşvikler ne pahasına olursa olsun reddedilmeli idi. Kutsal metinlerin, bu yasayı çiğneyen hem egemenlerin hem yönetilenlerin başına gelen müstahak cezaları anlatan hikayeleri, İlahi amacın bu prensibe verdiği önemin hayatiliğini göstermiştir. Az çok karşılaştırılabilir bir örnek, Hz.Muhammed’in kurmuş olduğu yeni doğmuş toplumun, kendisini yok etmeye çalışan pagan Arap kabilelerin saldırılarından kurtulma mücadelesinde -ve de saldırganları hareket ettiren barbar zulüm ve acımasız kana susamışlık ruhunda- kendini göstermiştir.

Tarihin ayrıntılarına aşina olan hiç kimse, Kuran’ın konu hakkındaki yasaklayıcı buyruklarının sertliğini anlamakta zorlanmayacaktır. Bir yandan Yahudi ve Hıristiyanların tektanrıcı inançlarına saygı gösterilmesi öğütlenirken, putperestliğe ise kesinlikle taviz izni yoktu. Görece kısa bir zaman dilimi içerisinde bu amansız yasa, Arabistan Yarımadası’nın kabilelerini birleştirmeyi ve bu yeni şekillenmiş yaratılmış toplumu, yayılışındaki hız ve genişlikte daha önce -ya da o zamandan beri- benzeri görülmemiş bir şekilde beş asırdan uzun bir sürelik bir ahlaki, akli, kültürel ve ekonomik başarıya doğru ok gibi fırlatmayı başarmıştır. Tarih affetmeyen bir yargıca benziyor. En sonunda, uzlaşmaz perspektifi içinde, bu gibi girişimleri daha beşiğinde körü körüne boğmaya çalışacak kimseler için bunun anlamları, İncil’in insani olanaklara dair vizyonunun zaferi ve insanlığın İslam uygarlığının dehası ile mümkün kılınan ilerlemelerden elde edeceği faydaların her zaman düşmanı olmak olacaktır.

Toplumun ruhani olgunluğa doğru evrimini anlamadaki bu tür sorunlardan en tartışmalısı, suç ve cezaya ilişkin olanıdır. Ayrıntıda ve derecesinde farklı olsa da birçok kutsal metinde gerek kamuya gerek başka bireylerin haklarına karşı olan ihlal eylemleri için öngörülen cezalar acımasız olma eğilimindeydi. Dahası bunun ölçüleri sıklıkla, zarar gören taraflar ya da onların aile üyelerine suçluya misillemede bulunma iznine kadar varıyordu. Bununla birlikte tarihsel bakış açısından, bunun ne gibi uygulanabilir alternatifleri olduğu makulce sorulabilir. Günümüzün davranışsal ıslah programları şöyle dursun, hapishane ve kolluk kuvvetleri gibi caydırıcı seçeneklere başvurma şansının bile yokluğunda dinin baş kaygısı, aksi durumdaki etkisi toplumsal gelişim çabalarının maneviyatını bozmak anlamına gelecek davranışların ahlaken kabul edilemezliğini -ve gerçek hayattaki zararlarını- toplumun bilincine silinmeyecek biçimde yerleştirmek idi. Uygarlığın bütünü, o zamandan beri davada kazanç sağlayan taraf olmuştur ve bu gerçeği teslim etmemek pek dürüstçe olmayacaktır.

Kaynakları yazılı kayıtlarda korunmuş bütün kutsal dinlerde baştan sona bu böyle olmuştur. Dilencilik, kölelik sistemi, istibdat, etnik önyargılar ve başka istenmeyen toplumsal etkileşim şekilleri, bir yandan din uygarlığın belli gelişim aşamalarında daha acil derecede önemli olduğu düşünülmüş davranış ıslahını başarmaya çabalarken, karşı konulmadan -veya bunlara açıkça bir düşkünlük gösterilerek- varlıklarını sürdürmüştür. Birbirini izleyen dinlerin herhangi birinin toplumdaki yanlışların her çeşidine çözüm bulmayı başaramadığı gerekçesini öne sürerek dini suçlamak, insan gelişiminin doğası hakkında öğrenilmiş olan bütün şeyleri görmezden gelmek olacaktır. Bu tür tarihsel yanılgılar, kaçınılmaz bir şekilde kişinin kendi yaşadığı zamanın gereklerini anlamasında ve onlarla yüzleşmede şiddetli psikolojik handikaplar yaratır.

Sorun geçmiş değildir, aksine şimdiye dair imalardır. Sorunlar, dünya dinlerinden herhangi birinin mensuplarının, dinin ebedi olan ve geçici olan nitelikleri arasındaki ayrımı yapamadıkları ve işlevlerini çoktan yerine getirmiş olan davranış yasalarını topluma zorla uygulatmaya çalıştıkları noktada ortaya çıkmaktadır. Prensip, dinin toplumsal rolünün anlaşılması açısından çok temel bir prensiptir: “Beşerin bugünkü ıstırapları içerisinde muhtaç bulunduğu deva, gelecek bir devirde muhtaç olacağı devanın aynı olamaz.” diye dikkat çekiyor Hz.Bahaullah. “Yaşadığınız asrın ihtiyaçları ile yakından alakadar olunuz, icabları üzerinde düşününüz.”47

?

Hz.Bahaullah’ın on dokuzuncu yüzyılın politik ve dini liderlerini düşünmeye çağırdığı, insan deneyiminin yeni çağının gerekleri, onların halefleri ve her yerdeki ilerici zihinler tarafından şimdi büyük ölçüde -en azından idealler olarak- genel kabul görmüş durumdadır. Yirminci yüzyılın bitişine gelindiğinde, daha birkaç on yıl öncesine kadar düşsel ve ümitsiz derecede gerçekdışı görülmüş olan prensipler, küresel düşünüşün merkezi haline geldi. Bilimsel araştırmaların bulguları ve etki sahibi komisyonların -genelde cömertçe finanse edilen- kararlarıyla desteklenmiş bir halde uluslararası, ulusal ve yerel düzeylerde güçlü kurumların işleyişine yön vermektedir. Çok muazzam bir akademik literatür, birçok dilde bu prensiplerin uygulanması için pratikteki araçları araştırmaya ve beş kıtada medyanın dikkatini cezbeden programlara vakfedilmiştir.

Bu prensiplerden çoğu, ne yazık ki, yaygın bir biçimde küçümsenip reddedilmektedir- sadece toplumsal barışın tanınmış düşmanları tarafından değil, aynı zamanda sözde onları savunan çevreler tarafından. Eksik olan şey onların makullüğüne dair ikna edici tanıklık değil, onları uygulamaya koyabilecek olan ahlaki inancın gücüdür , ki bu gücün tarihteki tek bariz güvenilir kaynağı dini inanç olagelmiştir. Hz.Bahaullah’ın Kendi görevinin başlangıcına dek, dini otorite önemli derecede bir toplumsal nüfuz gücünü hâlâ kullanmaktaydı. Hıristiyan dünyası, ‘tartışmasız’ inanç bin yılıyla bağlarını koparıp sonunda kölelik suçuna eğilmeye başladığı zaman, ilk Britanyalı reformcuların başvurdukları mercii, Kitáb-ı Mukaddes’in idealleriydi. Bunun sonucunda, bu sorunun Amerika’daki büyük çatışmada oynadığı merkezi role ilişkin olarak yaptığı konuşmasında Birleşik Devletler başkanı, eğer “kırbaç darbesi ile akıtılan her bir damla kanın bedeli kılıç darbesi ile akıtılan kan ile ödenecekse, üç bin yıl önce söylediğimiz gibi, hâlâ ‘Rabbin hükümleri haktır; hepsi doğrudur’ denmelidir.”48 diye uyarıyordu. Ne var ki bu devir de hızla bitime yaklaşıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen kargaşalarda Mohandas Gandi gibi büyük etki sahibi bir simanın bile, Hinduizm’in ruhani gücünü Hindistan yarı kıtasındaki mezhepsel şiddeti söndürmeyi amaçlayan çabalarına destek olarak harekete geçirmeye gücü yetmemişti. Aynı şekilde ne de İslami cemaatin liderleri bu noktada artık bir etki gösterebilmişti. Kuran’ın “O gün ki, göğü kitaplar için defter dürer gibi düreceğiz”49 şeklindeki mecazi kehanetinde haber verildiği gibi, geleneksel dinlerin bir zamanlar tartışılmaz olan otoritesi, insanlığın toplumsal ilişkilerine artık yön vermez olmuştu.

İşte bu bağlam içindedir ki insan, Hz.Bahaullah’ın Tanrı’nın yeni devir için olan iradesi ile ilgili seçtiği tasviri anlamaya başlamaktadır: “Sanmayınız ki sizlere yalnızca bir dizi hükümler indirdik. Aksine, seçkin Şarabın mührünü kudret ve iktidar parmaklarıyla söktük.”50 O’nun vahyi aracılığıyla insan ırkının kolektif rüşte erişi için ihtiyaç duyulan prensipler, insan dürtüsünün ve karakter değiştirici davranışın köklerine kadar inmeye muktedir bir güç ile yerleştirilmiştir. O’nu tanıyanlar için kadın ve erkek eşitliği sosyolojik bir önerme değil, insan doğası hakkında, insani ilişkilerin her bir yönü için vurgular içeren açığa vurulmuş bir gerçektir. Aynı şey O’nun ırkların birliği prensibi için de geçerlidir. Evrensel eğitim, düşünce özgürlüğü, insan haklarının korunması, dünyanın uçsuz bucaksız kaynaklarının tüm insanlık için bir emanet olarak görülmesi, toplumun kendi yurttaşlarının tümünün iyiliği konusunda sorumluluğu, bilimsel araştırmaların desteklenmesi, hatta dünya insanlarının bütünleşmesini çabuklaştıracak olan uluslararası yardımcı bir dil gibi pratik bir prensip -Hz.Bahaullah’ın zuhuruna cevap veren herkes için, buna benzer kaideler,- putperestlik, hırsızlık ve yalancı şahitliğin karşısında olan kutsal kitap uyarılarının sahip olduğu aynı zorlayıcı gücü içinde taşımaktadır. Bazılarının imaları, daha eski kutsal yazılarda sezilebilmekteyse de tarifleri ve tasvirleri gezegenin heterojen toplumlarının bizzat özünün tek bir insan ırkı olduğunu beraberce keşfetmeye koyulabilecekleri zamana dek beklemek zorunda kalmıştı. Hz.Bahaullah’ın vahyinin getirdiği ruhani yetki vasıtasıyla İlahi standartlar, sadece soyut prensipler ve kanunlar olarak değil, insanlığın geleceğine dair tek, her şeyi kucaklayıcı, amacında devrimsel ve yolunu açtığı imkânlar açısından baş döndürücü bir vizyonun değişik yönleri olarak takdir edilebilir.

Bu öğretilerin bir tamamlayıcısı da, insanlığın ortak işlerinin yönetilmesine hitap eden prensiplerdir. Hz.Bahaullah’ın Kraliçe Viktorya’ya Levhi’nden sıkça başvurulan bir bölüm, demokratik ve anayasal idare ilkesine açık bir övgü ifadesi içermekte, ancak aynı zamanda da bu ilkenin -şayet bu çağdaki amacına ulaşmak niyetindeyse- hareket etmesi gereken küresel sorumluluk çerçevesi hakkında uyarıda bulunmaktadır: “Ey her memleketin seçilmiş millet vekilleri! Müşavere ediniz; bütün ilginiz yalnız ve yalnız insanlığı faydalandırıp durumunu iyileştirmek olsun. Dikkatle bakacak olursanız vazifenizin bu olduğunu görürsünüz. Dünyaya, yaradılışta sağ salim olduğu halde, muhtelif sebepler dolayısıyla vahim hastalıklara tutulmuş bir insan vücudu nazariyle bakınız. Dünya vücudu bir an rahat yüzü görmemiş, bilakis onun hastalığı şahsi arzularının dizginini koyuverip dalâlet vadisine sapan bir takım cahil doktorların eli altında günden güne vehamet kesbetmiştir. Ara sıra hâzık bir doktorun bakımı sayesinde üyenin birisi afiyet kazandıysa vücudun mütebakisi yine eski hasta halini muhafaza edegelmiştir.”51 Başka yerlerde Hz.Bahaullah bazı uygulamaya dönük açıklamalarda bulunmaktadır. Dünya hükümetleri, bir uluslararası danışma organını oluşturmaya çağrılmaktadırlar; üye devletlerin özerkliğini ve topraklarını korumak, ulusal ve bölgesel anlaşmazlıkları çözmek ve bütün insan ırkının iyiliği için küresel kalkınma programları koordine etmek üzere yetkilendirilmiş, Emrin Velisinin sözleriyle “bir dünya federal sistemi”nin52 temeli niteliğinde bir organ. Anlamlı bir şekilde Hz.Bahaullah bu sisteme, bir kuruldu mu bir üye devletin bir başkasına karşı olan saldırganlık eylemlerini kuvvet yoluyla bastırma hakkını uygun görmektedir. Kendi zamanının egemenlerine hitap ederken, böyle bir eylemin aşikâr ahlaki dayanağını şöyle öne sürmektedir: “Eğer içinizden biri bir başkasına silah çekerse hep birlikte ona karşı ayaklanınız; bu adaletin kendisidir.”53

?

Bu hedeflerin aşama aşama gerçekleştirilmesine araç olacak güç, birliğin gücüdür. Her ne kadar Bahailer için gerçeklerin en apaçık olanı ise de, bunun mevcut uygarlık buhranına dair imaları belli ki birçok çağdaş görüşün gözünden kaçmaktadır. İnsanlık bedeninin sağlığını yiyip bitiren evrensel hastalığın birliğin yokluğu olduğunda hemfikir olmayacak az sayıda kimse vardır. Her yerdeki belirtileri, politik iradeyi felç etmekte, değişmeye yönelik kolektif isteği zayıflatmakta ve ulusal ve dinsel ilişkileri zehirlemektedir. O halde birliğin, eğer tam anlamıyla olacaksa, uzak bir gelecekte toplumsal, politik, ekonomik ve ahlaki hayattaki bir yığın rahatsızlığın çaresi bulunup şu veya bu şekilde çözülmesinden sonra ulaşılması gereken bir hedef olarak kabul edilmesi ne gariptir.

Ancak bu ikinci sayılanlar, sorunun belirtileri ve yan etkileridir, onun kökenindeki sebepler değil. Neden gerçeklikten bu derecede temel bir sapma, böyle yaygın şekilde bir kabul edilme noktasına geldi? Cevap muhtemelen, deneyimleri birbirinden derin bir şekilde farklılık taşıyan insanlar arasında gerçek akıl ve kalp birliğinin başarılmasının, toplumun var olan kurumlarının kabiliyetinin bütünüyle ötesinde olduğunun düşünülmesidir.

Birlik, insan ruhuna ilişkin bir koşuldur. Eğitim ve aynı zamanda yasalar onu destekleyip güçlendirebilir. Ancak bunu yalnızca birliğin meydana çıktığı ve kendini toplumsal hayatın zorlayıcı bir gücü olarak yerleşik hale getirdiği zaman yapabilirler. İlkeleri büyük ölçüde gerçekliğe dair yanlış kavramlarla biçimlendirilmiş küresel bir aydınlar sınıfı, politik uzlaşma ile desteklenmiş, hayal gücü kuvvetli bir toplum mühendisliğinin, insanlığın geleceğini sarmış olduğunu pek az kimsenin inkâr edeceği olası felaketleri süresiz olarak erteleyebileceği umuduna inatla tutunmaktadır. “İnsan ırkının nasıl büyük ve sayısız felaketlerle karşılaştığını pek âlâ görüyoruz.” diyor Hz.Bahaullah, “Gurur sarhoşları onunla hazık Tanrı Doktorunun arasına girmişler. Bakınız, kendileri de dahil olmak üzere bütün insanları sakat tedbirleriyle nasıl içinden çıkılmaz güç bir duruma düşürmüşlerdir. Hastalığın sebebini bulmak ellerinden gelmediği gibi ilacından da haberleri yok.”54 Birlik, dünyanın hastalıklarının çaresi olduğundan onun kesin bir kaynağı, dinin insan ilişkilerindeki etkisinin onarılmasıdır. “Tanrı’nın bu günde gönderdiği yasalar ve prensipler”, diyor Hz.Bahaullah, “insanoğulları arasında birliğin ışığının doğması için en kuvvetli araç ve en emin vasıtadır.”55 “Bu temel üzerine kurulan yapı her türlü dünya hadise ve inkılaplarından masun kalacağı gibi sayısız asırların tealisinden de asla müteessir olmaz.”56

Hz.Bahaullah’ın misyonunun odağında bu nedenle, insanlığın birliğini etkileyecek küresel bir toplumun yaratılması yer almıştır. O’nun bu misyonunun doğruluğunu kanıtlamada Bahai toplumunun kullanacağı en büyük kanıt, O’nun öğretilerinin yarattığı birlik örneğidir. Bahai Dini, yirmi birinci yüzyıla girerken, dünyanın daha önce görmüş olduğu şeylere benzemeyen bir olgudur. Büyüme dalgaları ile uzun sağlamlaşma dönemlerinin birbirini izlediği onlarca yıllık bir çabadan sonra, sıklıkla engellerle gölgelenen Bahai toplumu bugün, dünya üzerindeki hemen her tür etnik, kültürel, toplumsal ve dini kökenden temsilcisi olan milyonlarca insandan oluşmakta ve onların ortak işlerini bir din adamlığı sınıfının müdahalesi olmaksızın, demokratik şekilde seçilmiş kurumlar aracılığıyla yönetmektedir. Köklerini saldığı binlerce yerel topluma, Arktika’dan Tierra del Fuego’ya, Afrika’dan Pasifik’e her ülke, kara parçası ve önemli adalar grubunda rastlanabilir. Bu toplumun dünyada benzer şekilde organize olmuş insani toplulukların halihazırda en çeşitli ve coğrafi açıdan yaygın olanını oluşturduğu savı, konuya aşina olan bir kimsenin meydan okuyamayacağı bir iddiadır.

Bu başarı, anlaşılmaya çağrıda bulunmaktadır. Geleneksel açıklamalar –refaha ulaşma, güçlü politik çıkarların himayesi, İlahi gazap korkusu aşılayan gizemli ya da saldırgan din değiştirme programları-, bunların hiçbiri olup biten olaylarda herhangi bir rol oynamamıştır. Bu İnancın taraftarları tek bir insan ırkının üyeleri olmak gibi bir kimlik duygusunu içlerinde yerleştirmişlerdir; onların yaşamlarının amacını biçimlendiren ve açıktır ki, kendilerinin özde bir ahlaki üstünlük taşıdıklarının ifadesini kesinlikle taşımayan bir kimlik: “Ey Ehli Baha! Sizin bir denginizin daha bulunmayışı, bir rahmet işaretidir.”57 Sağduyulu bir gözlemci, hiç olmazsa bu olgunun, her tür kökenden sıradan insanlardan, rastlanmamış ve kahramanca fedakârlık ve anlayış örnekleri ortaya çıkarmaya muktedir ve alışılagelmiş olanlardan doğasında tamamen farklı güçlerin -uygun bir dille ancak ruhani olarak tanımlanabilecek güçler- işleyişini temsil edebileceği olasılığı üzerinde düşünmeye mecbur kalmaktadır.

Özellikle dikkat çekici olan şey, Bahai Zuhurunun bu şekilde başarılmış olan birliği, kendi varlığının en kırılgan erken evrelerinden geçip kesintisiz ve bozulmamış bir halde sürdürmeyi başarmış olduğu gerçeğidir. Bir kimse tarihte bölünme ve hizipleşmenin sürekli yıkımından başarıyla kurtulmuş bir insani kurumun -politik, dinsel ya da toplumsal olsun- var olup olmadığını boşuna araştıracaktır. Bahai toplumu, bütün çeşitliliğiyle tek bir insanlar topluluğudur, doğuşuna neden olan Tanrı Vahyinin amacının anlayışında bir, kurucusunun kendi ortak meselelerinin yönetimi için yaratmış olduğu İdari Düzen’e bağlılıkta bir, O’nun mesajını gezegenin her yanına yayma görevine adanmışlığında bir.

Doğuşunun üzerinden yıllar geçtikçe, bazısı yüksek itibar sahibi ve hepsi de ihtirasla mahmuzlanmış birçok kişi, kendilerine bağlanmış ayrı bir yandaşlar toplumu ya da Hz.Bahaullah’ın yazılarına kendi yükledikleri kişisel yorumlamalar yaratmak için ellerinden geleni yaptılar. Dinin evriminin daha erken dönemlerinde buna benzer girişimler, yeni doğmuş dinleri rekabet halindeki mezheplere bölmede başarılı olmuştu. Ancak Bahai Dinindeki durumda, bu gibi entrikalar, kısa süreli münakaşalara patlak vermekten daha ötesini başaramamıştır, ki bunların sonuçtaki etkisi toplumun kendi Kurucusu’nun amacına ilişkin anlayışını ve ona adanmışlığı derinleştirmek olmuştur. “Birliğin nuru,” diye Kendisini tanıyanları temin ediyor Hz. Bahaullah, “bütün dünyayı aydınlatacak kuvvettedir.”58. İnsan doğası ne olursa olsun kişi, Emrin Velisi’nin bu arındırıcı sürecin Bahai toplumunun olgunlaştırılmasındaki tamamlayıcı bir özellik olmaya uzun süre daha -paradoksal bir şekilde ama zorunlu olarak- devam edeceğine dair beklentisini çabucak takdir edebilir.

?

Tanrı’ya olan inancın terk edilmesinin mantıksal bir sonucu, kötülük sorununu etkili bir şekilde ele alma ve hatta birçok durumda onun farkına varma yeteneğinin felce uğraması olmuştur. Bahailer olguya, dinsel tarihin daha önceki aşamalarında sahip olduğu varsayılan nesnel varoluş niteliğini atfetmezken, öte yandan kötülüğün içerdiği iki yönü -karanlık, bilgisizlik veya hastalık durumundaki gibi- inkâr etmek, ciddi şekilde zayıflatıcı bir etkiye sahiptir. Eğitimli okuyuculara, yirminci yüzyıl esnasında hemcinsleri olan milyonlarca insanı sistematik olarak işkenceden geçiren, küçük düşüren ve yok eden canavar kişiliklerin bazılarının karakterinin bir dizi yeni ve hayal gücü kuvvetli analizini sunmadan geçen pek az kitap basım mevsimi vardır. Birey, besbelli ki dipsiz olan bir insanlık nefretini körükleyen saplantıları anlama arayışında, bilimsel otorite tarafından ebeveyn suistismarı, sosyal dışlama, mesleki hayal kırıklıkları, yoksulluk, adaletsizlik, savaş deneyimleri, olası genetik bozulma ve nihilist edebiyattan her birine veya bunların çeşitli bileşimlerine verilmesi gereken ağırlık üzerinde düşünmeye davet edilmektedir. Bu gibi çağdaş düşüncelerde göze çarpan bir şekilde eksik kalan şey, bir yüzyıl kadar bir süre önce bile deneyimli yorumcuların, ona eşlik eden nitelikler ne olursa olsun, ruhani hastalık olarak teşhis edebilecek oldukları şeydir.

Eğer birlik gerçekten de insan gelişiminin en ciddi imtihanı ise, ne tarih, ne de Takdiri İlahi ona karşı el kaldırma yoluna gidenleri kolayca affetmeyecektir. Güven duyan insanlar, savunuculuklarını azaltıp kendilerini başkalarına doğru açarlar. Böyle yapmadan onlar için, ortak hedefler uğruna kendilerini canı gönülden adayabilmenin bir yolu yoktur. Hiçbir şey, iyi bir niyetle girişilen taahhütlerin karşı taraf için, görünüşte birlikte üstlenilen şeylerden farklı ve hatta onlara zıt gizli amaçlara ulaşmada araç olarak elde edilmiş bir avantajdan başka bir şey ifade etmediğini ansızın keşfetmek kadar yıkıcı değildir. Böylesi bir ihanet, kayıtlı en eski ifadelerinden birini Kabil’in hikayesinde (Tanrı’nın, kardeşinin [Habil] inancını teyid edip kabul etmesini kıskanmıştı) bulan, insanlık tarihinin inatla kendini tekrar etmiş bir ilmeğidir. Eğer dünya insanlarının yirminci yüzyıl boyunca çektiği dehşet verici acılar bir ders bıraktı ise bu, karanlık bir geçmişten miras kalan, yaşamın her kesimindeki ilişkileri zehirleyen, etkisi tüm sisteme yayılmış ayrılık hastalığının bu çağda, aklın tasavvur edebileceği her şeyden daha vahşice olan şeytanî davranışa kapıyı ardına kadar açabileceği gerçeğinde yatmaktadır.

Kötülüğün bir ismi varsa, o da şüphesiz, iyi niyet sahibi insanların geçmişten kaçarak yeni bir geleceği birlikte inşa etme arayışlarına araç olan zor kazanılmış barış ve uzlaşma sözleşmelerinin kasıtlı ihlalidir. Birlik kendi doğası gereği, fedakârlık ister. Hz.Abdülbaha diyor ki, “...benlik sevgisi, insanoğlunun çamuruna yoğrulmuştur.”59 Ego, O’nun deyimiyle “inatçı benlik”60, kendisinin özgürlüğü olarak düşündüğü şeye konulmuş sınırlamalara içgüdüsel şekilde karşı koyar. Serbestliğin sunduğu zevklerden gönüllü olarak vazgeçmek için birey, doyumun her yerde mevcut olduğuna inanmalıdır. Bu da eninde sonunda ruhun, her zaman olmuş olduğu gibi, Tanrı’ya boyun eğmesinde yatmaktadır.

Böyle bir teslimiyetin meydan okuyuşuna cevap vermekte başarısızlık, özellikle yüzyıllar boyunca Tanrı Elçilerinin ve onların öğrettiği ideallerin ihanete uğramasının mahvedici sonuçlarında kendini göstermiştir. Bu tartışma, Hz.Bahaullah’ın Kendisini tanıyan ve amacına hizmet edenlerin birliğini başarılı bir şekilde koruduğu vasıta olan spesifik Sözleşme’nin doğası ve koşullarının bir gözden geçirme yeri değildir. Sözleşmenin, ona yalandan bağlanmış kimseler tarafından kasıtlı olarak ihlali için O’nun kullandığı dilin şiddetine dikkat çekmek yeterli olacaktır: “Ondan yüz çevirenler Her şeye gücü yeten Rabbinin nazarında en dip cehennemin sakinleri arasında addedilirler.”61 Bu ayıplamanın sertliği için sebep çok açıktır. Az sayıda insan cinayet, tecavüz ve dolandırıcılığın toplumun iyiliği için yarattığı tehlikeyi ya da bireyin korunması için toplumun alması gereken etkin önlemleri kabul etmede güçlük çekecektir. Ancak, kontrol edilmezse birliğin yaratılması için hayatî öneme sahip araçların kendisini harap edebilecek -Abdülbaha’nın ödün vermez sözleriyle “hatta Mukaddes Ağacın tam köklerine inen bir balta gibi”62 olabilecek- bir sapkınlık konusunda Bahailer ne düşünmelidir? Mesele, entelektüel bir görüş ayrılığı, hatta ahlaki zayıflık sorunu değildir. Birçok insan, şu veya bu türlü otoriteyi kabul etmeye karşı direnç gösterir ve sonuç olarak bunu gerektiren durumlardan kaçıp uzaklaşır. Bahai Dini’ne cezbolan ama sebep ne olursa olsun ondan çıkmaya karar veren bireyler bunu yapmakta tamamen özgürdürler.

Ahit bozma, yapısında çok temelden farklı bir olgudur. Etkisinde kalanlarda uyandırdığı dürtü, sadece ve basitçe kişisel tatmine veya topluma yarar sağlamaya vasıta olduğuna inandıkları herhangi bir yolda özgürce koşmak değildir. Bundan çok bu gibi kişiler, kendi kişisel isteklerini mümkün olabilen her tür yoldan, doğacak zarar önemli olmaksızın ve bu toplumun birer üyesi olarak kabul edilmekle altına girdikleri ciddi sorumluluklar dikkate alınmaksızın, topluma kabul ettirmeye yönelik dizginlenmez olduğu açık bir kararlılıkla harekete geçirilmişleridir. En sonunda benlik, sadece o bireyin kendi hayatında değil, aynı zamanda etkilemeyi başardığı başka bütün hayatlarda hakim otorite haline gelir. Uzun ve trajik deneyimlerin yeteri kadar kesin bir şekilde gösterdiği gibi, seçkin bir nesep, akıl, eğitim, dindarlık veya toplumsal liderlik gibi donanımlar, insanlığın hizmeti ya da kişisel ihtirastan her ikisinin eşit derecede boyunduruğuna sokulabilir. Geçmiş çağlarda farklı yapıdaki ruhani öncelikler ilahi amacın odağı iken, bu gibi asilikler Tanrısal Vahiyler silsilesindeki herhangi bir aşamanın ana mesajını kirletememişlerdir. Bugün gezegenin fiziksel birleşmesinin beraberinde getirdiği engin fırsatlar ve dehşetli tehlikelerle birlikte birliğin gerçeklerine bağlılık, Tanrı’nın iradesine ya da bu nedenle, insanlığın refahına adanmanın her tür yolu için ana kriter haline gelmektedir.

?

Tarihindeki her şey Bahai Zuhuru’nu, karşı karşıya olduğu meydan okumaya cevap verecek şekilde donatmıştır. Gelişiminin görece bu erken -ve kaynaklarının halihazırdaki gibi kısıtlı olduğu- aşamasında Bahai girişimi, kazanmakta olduğu saygınlığı tamamıyla hak etmektedir. Bir gözlemci, başarılmakta olan şeyleri takdir edebilmek için, onun ilahi bir kaynaktan gelme iddiasını kabul etmek zorunda değildir. Sadece bu dünyaya özgü bir fenomen olarak alınırsa, Bahai toplumunun yapısı ve başarıları, uygarlık buhranı ile ciddi şekilde ilgilenen herhangi birinin dikkatini çekmek açısından kendi kendilerinin bir doğrulamasıdır; çünkü bunlar dünya halklarının, tüm çeşitlilikleriyle, tek bir ırk olarak, tek bir küresel vatanda yaşamayı, çalışmayı ve mutlu olmayı öğrenebileceklerinin kanıtıdırlar.

Bu gerçek, daha fazla bir vurgulamaya ihtiyaç varsa, Yüce Adalet Evi’nin Emrin büyümesi ve sağlamlaşması için tasarlamış olduğu ardışık Planların aciliyetinin altını çizmektedir. İnsanlığın geri kalanı, Hz. Bahaullah’ın yazılarında cisim bulan birlik vizyonuna kendini samimiyetle adamış bu insan topluluğunun kesin bir şekilde birliğin gücüne dayalı başarılarına bağlı olan toplumsal iyileştirme programlarının sürekli güçlenen bir destekleyicisi olacağını beklemek hakkına sahiptir. Beklentiye cevap vermek, Bahai toplumundan hep daha hızlanan adımlarla büyümeyi, işine vakfedilmiş insan ve materyal kaynaklarını büyük ölçüde katlamayı ve benzer düşünüşe sahip organizasyonlar için faydalı bir yoldaş olmak üzere donatılmış olduğu yetenek çeşitliliğini daha da artırmayı isteyecektir. Çabanın toplumsal hedeflerine, henüz Hz.Bahaullah’ın misyonundan haberi olmayan ama O’nun birçok ideallerinden esinlenmiş aynı derecede samimi milyonlarca insanın, kalıcı bir anlamı olacak hizmet yaşamları bulma fırsatına olan özlemlerinin farkına varılması eşlik etmektedir.

Bu nedenle, Bahai toplumunda kök salmakta olan sistematik büyüme kültürü, bu sayfalarda tartışılan meydan okumaya karşı dostların verebilecekleri fazlasıyla en etkili cevap olarak görünmektedir. Yaratıcı Kelime’nin içine yoğun ve sürekli olarak dalma deneyimi, kişiyi toplumu sarmış olan ve değişime yönelik isteği felç eden -Hz. Bahaullah’ın “şeytani hayalin tecessümünün işaretleri”63 tabir ettiği şey olan- maddiyatçı sanılara tutsak olmaktan gittikçe daha fazla özgür bırakır. Kişide, arkadaşları ve tanıdık çevresinin birliğe olan büyük isteklerinin olgun ve akıllıca bir ifade bulmasına hizmet etme kapasitesi geliştirir. Şu anki Plan’ın çekirdek aktivitelerinin -çocuk sınıfları, dua toplantıları, çalışma çemberleri- doğası, henüz kendini Bahai saymayan artan sayıda insanların sürece katılmakta kendilerini özgür hissetmelerine izin vermektedir. Sonuç, yerinde bir deyimle “ilgili toplum” denilen şeyi ortaya çıkarmıştır. Başkaları katılımdan faydalanmakta ve kendilerini Emrin amaçladığı hedeflerle özdeşleştirmeye başlamaktayken, deneyim gösteriyor ki onlar da kendilerini Hz. Bahaullah’a, O’nun amacının aktif aracıları olarak bütünüyle adamaya eğilimlidirler. O halde bu ortak hedeflerden başka, Plan’ın kalpten savunulması, insanlığın karşı karşıya olduğu en dikkat ve çaba gerektiren sorun haline gelen şey konusundaki toplumun genel kanısına Bahai toplumunun katkısını muazzam derecede güçlendirme potansiyeline sahiptir.

Eğer Bahailer, Hz.Bahaullah’ın emirlerini yerine getirmek istiyorlarsa, yine de toplumun iyileştirilmesine destek olma ve Bahai Dini’ni tebliğ etme paralel çabalarının dikkat cezbetmek için rekabet eden iki aktivite olmadığını anlamaları açıktır ki çok önemlidir. Bundan çok bunlar tek bir tutarlı küresel programın iki ayrı niteliğidir. Yaklaşım farklılıkları en çok, dostların karşı karşıya geldiği farklılaşan gereksinimler ve farklı araştırma aşamaları tarafından belirlenmektedir. Çünkü özgür irade, ruhun doğasında olan bir Tanrı vergisi özelliktir. Hz. Bahaullah’ın öğretilerini araştırmaya cezbolmuş her kişi, ruhani arayışın hiç bitmeyen kesintisiz yolculuğunda kendi yerini bulmak durumunda olacaktır.

Kendi bilincinin mahremiyetinde ve herhangi bir baskı olmaksızın bu keşfin beraberinde getirdiği ruhani sorumluluğa karar verme ihtiyacını duyacaktır. Bununla birlikte bu özerkliği akıllıca kullanabilmek için hem dünyanın geri kalan nüfusu gibi kendisini de yakalayıp kavramış olan değişim süreci üzerine bir bakış açısı, hem de kendi hayatı için taşıdığı anlamları konusunda berrak bir anlayışı elde etmelidir. Bahai toplumunun zorunlu görevi, insanlığın Tanrı ile mülakatına doğru evrensel hareketinin her aşamasına yardım etmek için gücünün yetebildiği her şeyi yapmaktır. O halde, din birliği ideali, sorgulanmayacak şekilde önemli olsa da, Hz. Bahaullah’ın mesajını paylaşma görevinin dinler arası bir proje olmadığı açıktır. Zihin, akli bir kesinlik ararken, ruhun can attığı şey ikana ulaşmaktır. Böylesi bir içsel kanı, sürecin ne kadar çabuk ya da tedricî olabileceğine bakılmaksızın, tüm ruhani arayışın en yüksek hedefidir. Ruh için din değiştirme deneyimi, dinsel gerçeği araştırmanın konu dışı ya da rastlantısal bir özelliği değil, eninde sonunda ilgilenilmesi gereken en temel unsurdur. HHz.Bahaullah’ın konu hakkındaki üzerindeki sözlerinde bir belirsizlik bulunmayıp O’na hizmet etme arayışında olanların zihinlerinde de hiç bir biçimde mevcut olamaz: “Cidden söylüyorum: Bu Gün, Mev’udun Yüzünün görülüp Sesinin işitilebileceği gündür. Allah’ın nidası yükseldi; cemalinin nuru parladı. Boş sözler gönül safhasından silinmeli ve herkes açık bir yürek ve arı bir düşünce ile Onun Zuhurunun alametlerine, Risaletinin delillerine ve Celâlinin işaretlerine bakmalıdır.” 64

?

Modern çağın en ayırt edici özelliklerinden biri, tarihsel bilinçlenmeye olan evrensel uyanıştır. Hz. Bahaullah’ın mesajının tebliğini büyük ölçüde ilerleten devrim niteliğindeki bu düşünce değişiminin bir sonucu, insanların fırsat verilirse, insanlığın sahip olduğu kutsal metinlerin baştan sona, kurtuluş dramasını tarihsel bağlamın tam üzerine oturttuğunu kabul etme yeteneği olmuştur. Semboller ve benzetmelerin yüzeydeki dili altında din, kutsal metinlerin onu açığa vurduğu gibi, bir sihrin keyfî yönlendirmeleri aracılığıyla değil, Tanrı’nın bu amaçla yaratmış olduğu bir maddesel dünya içine açılmakta olan bir gerçekleşme süreci olarak işlemektedir.

Bu bakımdan metinler tek bir sesle konuşur: dinin hedefi insanlığın “bir araya toplanma”65 çağına, “tek sürü ve tek çoban”66ın olacağı çağa ulaşmasıdır; “Yeryüzünün Rabbinin nuruyla aydınlanır”67 olacağı ve Tanrı’nın iradesinin “gökte olduğu gibi yerde de”68 yerine geleceği büyük çağ; “geleceği bildirilmiş olan gün”69 , “mukaddes şehir”70in “Allah’tan, gökten”71 yeryüzüne ineceği zaman, “dağların başında RAB evinin dağı pekiştirilecek ve tepelerden yükselecek; ve bütün milletler ona akacaklar”72ı zaman, Tanrı’nın “size ne oluyor da, kavmimi eziyorsunuz, ve hakirlerin yüzünü övüyorsunuz?”73 diye sorup öğrenmek isteyeceği zaman; “sonun vaktine kadar...mühürlü”74 olan kutsal ayetlerin açılacağı ve Tanrı’ya kavuşmanın “RABBİN ağzı ile tayin edilecek yeni bir adla”75 gerçekleşeceği Gün; insanlığın yaşamış olabileceği, aklın alabileceği ya da dilin telaffuz edebileceği her tür şeyin tamamen ötesinde olan bir çağ: “Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, vâdettiğimizi yaparız”76

Tarihin peygamberlik vahiyleri dizisinin ilan ediliş amacı, bu nedenle, yalnızca arayıcı bireyi kişisel kurtuluş yoluna kılavuzlamak olmamıştır, ancak tüm insanlık ailesini, sayesinde dünya üzerindeki yaşamın bizzat baştan aşağı değişim geçireceği, ötede uzanan büyük bir zamanların sonu Olayı’na hazırlamak olmuştur. Hz.Bahaullah’ın vahyi ne bir hazırlayıcıdır ne de peygamberliktir. Olay’ın kendisidir. Onun nüfuzuyla, Allah’ın Melekûtunun temellerinin atılması girişimi harekete geçirilmiş, dünyanın sakinleri bu göreve karşılık gelen güçler ve yeteneklerle donatılmışlardır. Bu Melekut, toplumsal adalet prensipleriyle biçimlenmiş, insan aklı ve ruhunun halihazırdaki çağın algılayabileceğinin ötesinde olan başarıları ile zenginleştirilmiş evrensel bir uygarlıktır. “Bu Gün”, diye açıklıyor Hz. Bahaullah, “Tanrı’nın en güzel lütuflarının insanlar üzerine saçıldığı gündür. Bu Gün, Allahın en büyük inayetinin bütün yaratıklara zerkolunduğu gündür... Yakında bugünkü nizamın tomarı dürülecek ve yerine başkası açılacaktır.”77

Amaca hizmet, Hz. Bahaullah’ın görevini insan tasarımı politik ve ideolojik projelerden ayıran temel farklılığı anlamaya bir çağrıda bulunmaktadır. Yirminci yüzyılın korkunç olaylarını doğuran ahlâki boşluk, ideal bir toplumu tasarlama ve inşa etme konusunda -bu çaba uğruna harcanan maddi kaynaklar ne kadar büyük olursa olsun- insan aklının yetersiz kapasitesinin en uç sınırlarını ifşa etmiştir. Sonuçta katlanılan acılar, alınan dersi dünya insanlarının şuuruna silinmeyecek şekilde kazımıştır. Bu nedenle, dinin insanlığın geleceğine dair bakışının geçmişin sistemleriyle hiçbir ortak yanı yoktur ve bugününkilerle de sadece görece az bir ilişkisi vardır. Onun hitabı -eğer bu şekilde tanımlanabilirse- mantık sahibi ruhun genetik kodundaki bir gerçekliğidir. Hz.İsa, iki bin yıl önce öğretiyordu ki Allah’ın Melekûtu “içinizdedir”78. O’nun “bağ”79, “iyi toprak üzerine ekilmiş olan [tohum]”80, “iyi ağaç iyi meyva verir”81 gibi organik benzetmeleri, insan ırkının Allah tarafından zamanın başlangıcından beri yaratıcı sürecin amacı ve önde giden ucu olarak beslenegelen ve eğitilen bir gizilgücünden söz etmektedir. Devam etmekte olan sebatla yetiştirme işi, Hz. Bahaullah’ın Kendisini tanıyan ve Emri’ni kucaklayanların ellerine emanet ettiği görevdir. O halde O’nun, böyle büyük bir imtiyazdan söz ederken kullandığı yüksek dile şaşmamak gerekir: “sizler anlayış semasının yıldızlarısınız; sabahları hafif hafif esen rüzgârsınız; bütün insanlara hayat veren yavaş akışlı tatlı sularsınız...”82 Süreç kendi içinde kendini gerçekleştirmenin teminatını taşımaktadır. Görür göz sahipleri için yeni yaratılış bugün her yerde görünmektedir, tıpkı ekilen tohumun zamanı gelince meyve yüklü bir ağaca dönüşmesi veya bir çocuğun yetişkinliğe varması gibi. Sevgi dolu ve amaç sahibi bir Yaratıcının birbirini izleyen zuhurları, yeryüzü sakinlerini tek bir aile olarak ortak rüşte erecekleri zamanın eşiğine getirmiştir. Hz.Bahaullah, şimdi insanlığı kendi mirasına yönelmeye çağırmaktadır: “Hasta dünyayı sağaltmak için Hakkın takdir buyurduğu en müessir ilaç ve en kuvvetli vasıta bütün milletlerin tek bir Davada ve müşterek bir Dinde birleşmeleridir.”


Table of Contents: Albanian :Arabic :Belarusian :Bulgarian :Chinese_Simplified :Chinese_Traditional :Danish :Dutch :English :French :German :Hungarian :Italian :Japanese :Korean :Latvian :Norwegian :Persian :Polish :Portuguese :Romanian :Russian :Spanish :Swedish :Turkish :Ukrainian :